Bizce Hemen gezin, okuyun, tıklayın…

Ağustos
18
Yazar: kitty Tarih: 18 Ağustos 2009    Kategori: zaman ayırın

Son zamanlarda sıkça düşündüğüm bir konu mutluluk… Eminim ki insanlar farklı farklı yorumluyordur; kimisi işinde tattığı başarıyla yakalamaya çalışıyordur mutluluğu, kimisi ise özel hayatında bulduğu huzurla… Peki ya ikisi birden olamaz mı sence diye sorarsanız; şimdiye kadar kafamda hep şu baskın düşünce vardı: hayatımız o kadar koşuşturmaca halinde geçiyor ki, hem işinde hem özel hayatında bunu tadabilenler şanslı ender insanlar… Ama artık herşey biraz farklı benim için… Sanırım değiştim…

Şanslı olduklarını inkar edemeyeceğim. O konudaki düşüncelerimi aynen koruyorum. Sadece eskiden düşündüğüm kadar ender rastlanır değiller kanımca. Daha doğrusu, kafamda “ender” kelimesinin bir şekilde “ulaşılamaz”la özdeşleşmiş olduğunu farkettim: “Birşey ender rastlanıyorsa, benim için o ulaşılmazdır”….

Ben hep biraz mesafe bırakmışım mutlulukla aramda… Belki biraz yanlış yerlerde aradığımdan, belki de korktuğumdan. Mutlu olmaktan korkulur mu canım diyebilirsiniz, ama korku büyüdükçe iyi şeyleri de içine çeker bir hal alıyor.

Üniversite sınavlarına hazırlanırken özel matematik dersi aldığım hocam Osman Bey ile ders aralarında sohbet ederdik… Dikkatim dağılmaya mı başladı hemen küçük hikayeler anlatıverirdi. Hoş beş gülerken bir bakardım yeni bir denklem karşımda çözülmeyi bekliyor.. Bu sohbetlerin birinde bana şu soruyu sordu: “İyi bir iş mi yoksa iyi bir eş mi?”. Ben de üniversite sınavlarına hazırlanıyorum ya, motive olmuşum ya “İyi bir iş!” deyiverdim. O kendimden emin halimi görmeniz lazımdı. Bana gülümsedi, “Bence iyi bir eş” dedi. O zamanlar ben bunu, doğru cevabı ikinci şık olan çoktan seçmeli bir soru gibi algıladım, sanki “iyi bir iş” şıkkının üstü çizilmeli gibi…

Şimdi düşünüyorum, acaba hayatta bu kadar net sınırlar var mı diye. Kimbilir belki de bazılarımız için vardır. Herşeyi deneyimlemiş, yaşamış, görmüş gibi bir havaya bürünmek istemiyorum. Böyle birşeyin kıyısından bile geçemem. Ama inandığım birşey var: Hayata  nasıl davranıyorsan hayat da sana öyle davranıyor..

Ayşe Arman’ın 18 Haziran 2008’de Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan bir yazısı var. (http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=9207254&yazarid=12&tarih=2008-06-18) Gaye’cimle bayıldığımız bir yazı bu. Onu sizlerle paylaşmak istiyorum.

 Bu arada sanırım Osman Bey haklı. Bana göre mutluluk tam da burada başlıyor…

 

Düğün

Annem, babam, ablam, eniştem, iki yeğenim ve erkek kardeşim, evet kalabalık bir ekip (!) Adana’dan uçağa biniyorlar.

Biz Alya ile onlara İstanbul havaalanında katılıyoruz.

Sonundaaa buluştuk!

Bir kucaklaşma, bir sarılma…

Güle oynaya Frankfurt uçağına biniyoruz, ver elini Almanya.

Dörtte biri Alman Alya, Oma Meki‘sinin memleketine ilk kez gidiyor.

Kuzen Oliver’ın düğünü var, bizim kız, ailenin Alman kanadıyla tanışacak.

* * *

İnsanın annesinin Alman olmasının getirdiği en büyük avantaj, Allah sizi inandırsın, Alman pasaportu. Kolay geçiş hakkı. Kuyruklara girmeden cırt diye EC kapısından geçiveriyorsun. Patlıcan rengi pasaportunu gösterdin mi, yetiyor, bakmıyorlar bile.

Annen Almansa, 7 sülalen Alman pasaportu alabiliyor, Alya‘nın bile var.

Pasaport kontrolünden geçiyoruz…

Sürekli bir şamata hali…

Alya, kucaktan kucağa dolaşıyor.

Ve seyahatin en kral olayını gerçekleştiriyoruz:

Frankfurt Havaalanı’nda kocaman beyaz bir minübüs kiralıyoruz.

İçine doluşuyoruz.

Budur.

Arabayı (kardeşim) Nevzat kullanıyor, bir de JPS takıyor, babam haritacıdır tabii hiç hoşuna gitmiyor, o istiyor ki haritalara bakarak yolları bulalım, bizim çocukluğumuzdaki gibi.

Annem teknoloji harikası JPS’e kafayı takıyor, e peki nasıl oluyor, bu alet bize gideceğimiz yeri nasıl söylüyor, e işte Mami uyduya bağlı bir şey bu, e nereden biliyor, arabanın ne yöne gittiğini…

Sonunda vazgeçiyoruz anlatmaktan.

Alya bildiği bütün şarkıları söylüyor yol boyu.

Bir de İngilizce 1’den 20’ye kadar sayıyor, ama 14’ü hep unutuyor.

Hatırlatana da kızıyor.

Tamam 14 yok.

Aynı şekilde de ey, bi, ci, di, i, ef, gi şarkısını bağırarak söylüyor.

O esnada kucağımda yatıyor ve ısırmalık ayaklarını cama yapıştırıyor.

Yol boyu her benzin istasyonundan dondurma almak istiyor ve oyuncak…

“Ama anne küçük bir oyuncak… Azıcık… Bir de elma suyu…”Tabii içiyor…

 

Ve çişi geliyor…

Biri, Mc Donald’s görüyor, patates kızartması istiyor, diğeri “Aaa spargel satıyorlarmış (kuş konmaz) hadi duralım!” diyor.

O kadar çok duruyoruz, o kadar çok gülüyoruz ki anlatamam.

Her kafadan bir ses çıkıyor, herkes bir şey anlatıyor, fakat herkes aynı anda konuştuğu için bir uğultudan başka bir şey duyulmuyor, zaten ne anlattığımızın da önemi yok, maile birlikteyiz ya…

* * *

Düğün, şarap bağlarının olduğu minik bir kasabada.

Otelimize varıyoruz.

Küçücük bir otel.

Bir bağ evinden bozma.

Avlulu mavlulu.

Her tarafından koruklar, üzümler sarkıyor.

Zeytinyağı ve şarap şişeleri mekanı güzelleştiriyor.

Ahşap masalar, bembeyaz masa örtüleri, taş heykeller…

Şık ama rahat.

Hepimiz aynı koridora sıralanmış odalarda kalıyoruz..

Karşı odada Ela ve Lárá.

Alya iki de bir onların odasına kaçıyor, oradan da (ablam) Suna’nın ve eniştem Keko‘nun odasına. Sonra Nevzat’ın, Mami ve babamın…

Kahvaltıya gidene kadar her yatakta bir posta keyif yapıyor hanımefendi!

Hayatım boyunca unutmayacağım görüntülerden biridir, düğüne hazırlanırken herkes yüksek sesle birbirinden bir şey istiyor, fönü versene, saç maşası nerede, rimelini kullanabilir miyim, nasıl olmuşum… Herkesin ayaklar çıplak ve odadan odaya deplasman halinde, ya bir şey alıyor ya veriyor… Sürekli bir hareket söz konusu, film karesi gibi…

* * *

Kızım diye söylemiyorum Alya çok şekerdi.

Üzerinde nedime kıyafeti vardı.

Bir tür gelinlik.

Eteğin ucunda tel var, orta çağ kıyafeti gibi kabarık duruyor.

Pek bir asil.

Bu kıyafeti Alya’nın en yakın arkadaşlarından Lila‘nın annesi Demet, Mahmutpaşa‘dan almış, o kadar güzel bir şey ki, yemin ediyorum büyüğünü bulsam ben alırım.

Hepimiz aşağı iniyoruz.

Ben size bir şey söyleyeyim mi, ailenin Türk kanadı müthiş!

Almanlara basar, onlar bizim yanımızda rüküş kaldılar, hemen bir dedikodu çeviriyoruz, hatta çok ayıp ama giydikleri ayakkabılar yüzünden onları zevksizlikle eleştiriyoruz.

En çok da annem Almanların dedikodusunu yapıyor!

* * *

Bu kuzen, daha entel, Berlin’de yaşıyor belgeselci.

Nikahta canlı klasik müzik çalındı ve aryalar söylendi.

Şarkı söyleyenleri görünce Alya dayanamadı katılmak istedi, tabii hemen rezalet çıkmasın diye kucağıma aldım, dışarı götürdüm.

Çocukken birlikte oynadığım herkes kazık kadar olmuş, hepsinin artık çocuğu var, sohbet ediyoruz. Arnavut kaldırımlı minicik bir kasaba, çanlar çalıyor, hava güzel, ailenin bütün çocukları koşturuyor.

Aklım çıkıyor, Alya, kıyafetinin ucuna bastı, basacak, iki seksen yere uzanacak, kafası yarılacak… Bu arada, annem ve dayım küs… Yıllardır… Bitmeyen hesaplaşma. Her ailede olur ya. Anneannemi aramadığı için iki kız kardeş, abileriyle konuşmuyorlar. Dayımın, anneannemi aramamasının sebebi ise, çocukken annesinin, kızlarına iltimas geçtiğini düşünmesi. Anneme göre bunu onun kafasına sokan Brigitte yengem. Böyle saçma sapan bir hikaye. Annem ve teyzem dayıma “94 yaşındaki bir kadını cezalandırmanın ne manası var?” diyor.

Evlenen, onun oğlu.

Kuzen davet etti bizi, dayı değil.

Bir bakıyoruz, annem ve dayım birbirlerine bakarak ağlıyorlar.

Barışıyorlar, aman Allah’ım ne güzel!

Babam sigarayı bırakmıştı tekrar başlamış, bir bankta oturmuş açık havada sigara içiyor, ben aileyi fotoğraf için bir araya getirmeye çalışıyorum, ablam “Bu Almanlarla uğraşamayacağım, zaten değmezmiş! Topuklu ayakkabılarımı çıkarıyorum, düz ayakkabı giyeceğim” diyor, Alya hazine peşinde, “Anne, şu dükkanda tahta oyuncak satıyorlar, azıcık alalım…” diyor.

Ve şarap içmeye başlıyoruz.

Sarhoş olmak harika bir duygu.

Hele ailen etrafındayken…

Ostrich hemen yazmış:

Canııııııııııııııım.. Ne iyi geldi yazını okumak anlatamam! Yine hayallere daldım.. Mutluluk resmimi canlandırdım.. Bahçeli, yeşili bol bir ev.. Ahşabın kokusu.. Kalabalık bir aile.. Mutfakta tıkırdayan bir tencere.. Mis gibi yemek kokuları.. ( Kokular burnuma geldi desem 🙂 ) Fonda mutlaka müzik…

Yapabiliriz…

Yüreğine sağlık canım arkadaşım…

kitty hemen yazmış:

Yapacağımıza eminim canım 😉

O sevdiğimiz kitapta gördüğümüz kasenin içindeki narları hatırlıyor musun? Ve bizim sevgi çığlıklarımızı???
Bizde bu denli kendini adamışlık varken kim tutar bizi?? 🙂

momo hemen yazmış:

kitty’cim beni de cok duygulandirdi bu yazin. Kalabalik aile derken de illa genetik baga gerek yok degil mi? Arkadaslarimizla da baska bir aile kuruyoruz bence.. Hatta soyle bir sey duymustum : “friends are the family we choose ourselves” yani “arkadaslar bizim sectigimiz ailedir”. Kim yazdi bilmiyorum ama cok guzel yazmis..

kitty hemen yazmış:

Aynen öyle Momo’cum… Sen bu commentaire’i yazınca benim aklıma hemen Notting Hill geldi. Eminim sen de seyretmişsindir.. Orada o arkadaş grubunun yemekli sohbetleri, gülmeleri, şakaları hep beni çok mutlu etmiştir. Dostluk böyle birşey sanırım… Bak bugün güzel şeylerden bahsettik! Ne güzel;)

serkan hemen yazmış:

Belin eline sağlık;
yazı blogun temasıylada çok örtüşmüş. Mutluluğuda bir çok zaman erteliyoruz, onu hedef yapıyoruz, bekliyoruz. Yazı sanki “sizce hemen, şimdi ertelemeden mutluluk” diyor. Okuyanlarıda mutlu ediyor.

Yazmaya devam…

kitty hemen yazmış:

Serkan Bey,

Yorumunuz için çok teşekkür ederim!
Evet değinmek istediğim nokta tam olarak buydu…
Umarım aleyhime delil olarak kullanılmayacak! 🙂

Yorum bırakın