Bizce Hemen gezin, okuyun, tıklayın…

Nisan
14
Yazar: momo   Tarih: 14 Nisan 2010    Kategori: deneyin, dinleyin, zaman ayırın

Yakında 22 yaşına basacak olan Béatrice Martin isimli Kanada’lı bu genç kızın sesi sizi çok etkileyecektir. 3 yaşında annesi sayesinde hemen piano öğrenmeye başlamıs ve sonradan piyanoya hiç elini sürmeyeceğine dair kendisine söz vermiş. Fakat bu sözü tutmayı başaramamış. İyi ki de bu sözünü tutmamış…

Çoğu şarkıları hem yazmış hem de bestelemiş. Şarkıyı dinlerken sözlerini anlamak ne kadar zor olsa da, bir kere okuduğunuzda (fransızca) bu sanatçının gerçekten çok kabiliyetli olduğunu anlayabilirsiniz. Bu yaşta bunları nasıl yazmış ve uygun bir beste ayarlamış hayretler içerisindeyim. Size « Pour un infidèle » veya « Ensemble » şarkısını dinlemenizi tavsiye ederim.  Eminim seveceksiniz..

Bence hemen  « Cœur de pirate » albümünü bulun ve dinleyin ..

Nisan
6
Yazar: kitty   Tarih: 6 Nisan 2010    Kategori: zaman ayırın

 

On beş sene kadar önceydi. Bir arkadaşımın apartmanına gireceğiz. Bahçesinden geçiyorduk ki sebepsiz durdum, dönüp arkama baktım. Aslında ne bir ses duydum ne bir şey. Kuyruğunu cilveli cilveli sallayan bu tekir güzeli karşımda duruyordu. Kendimi kaybettim tabii, hemen alıp yukarı çıkardık arkadaşımla. Eve götürdüğümde güzel kızımın kapıdan içeri girmesi yetti, annemin ilk reaksiyonu “hadi gidip kum alalım!” oldu!

Aradan on beş sene geçti. Her geçen gün sevgimiz büyüdü. Kalbimizi fethetti o “muşmuş” bakışlarıyla. Binbir tane isim taktım kızıma. Hayvanseverler beni anlayacaklardır. O kadar bağlanıyorsunuz ki bir gün keyifsiz görseniz nesi var acaba diye karalar bağlıyorsunuz. Hep oynasın zıplasın istiyorsunuz. Derdini de anlatamadığı için belki, hemen içinize oturuveriyor onları keyifsiz görmek…

Son zamanlarda Kittym böyle keyifsizdi işte… Veterinerlere götürüp durduk. Tam bir teşhis koyulamadı. Çok halsizleşti, zayıfladı. Ankara’da çok güvendiğim bir veteriner arkadaşıma yollamaya karar verdik. Arabada o haliyle bile cilve yaptı kutusundan çıkarıyım diye. İyiliği için gönderdiğimi bilsin diye dua ettim, o gün çalıştığım için yanlız yollamak zorundaydım. Arkadan da izin alıp ben gidecektim. Uçağa bindirmeden önce konuştum onunla, korkmamasını söyledim. Tedirgin olduğu zamanlarda sesimi duymak hep iyi geldi ona çünkü.. Sonra da kutusunda teslim ettim görevliye, tam gidecekken içim rahat etmedi bir kez daha baktım. O da bana baktı o güzel kocaman yeşil gözleriyle… Meğer bu bir vedaymış. Yetişemedim…

Üzgün halimi gören bazı kişiler bana sırf bu yüzden evcil hayvan almadıklarını söylüyor. Bu benim anlayamadığım bir bakış açısı. Kitty’yi aldığımda ben 17 yaşımdaydım.. Genç kızlık dönemimden bugünlere kadar hep beraberdik. Bir nevi beraber büyümek… Beni koşulsuz sevdi. Keyfim yerindeyken zaten birlikte oynadık ama üzgün olduğumda da hep bildim sessiz dostumun yanımda olduğunu. Cilveler yaptı, onu hamur edip mıncıklamama izin verdi. Anne oldu ortaya 3 tane bıcırık çıktı, ailemiz büyüdü. Birgün bizden ayrılacak diye insanların bu kadar büyük bir sevgiden mahrum kalma isteğini anlamıyorum, anlamayacağım… Evet şimdi çok üzgünüm, resmen canım acıyor ama bu da hayatın bir parçası işte. Kimse kimsenin yanında ebediyen kalmıyor, kalamıyor…

Çarşafları sererken altına girip saklambaç oynamasıyla, iskemlenin sırt kısmındaki boşluklara kafasını oturtup “çin işi japon işi” olmasıyla, nuar eti ve rokfor peynirine çıldırmasıyla, fransız koltuklarda otururken takındığı asil duruşuyla(!!!), yazları dökülen kışları uzayarak kulaklarının arkasından fışkıran “filkester”leriyle, iki patisini bulduğu bütün ayakkabıların içine sokmasıyla ve daha birçok maymunluklarıyla bana o kadar çok sevgi verdi ki… Küçücük şeylerden kocaman mutlu oldum onun sayesinde… Kitty benim hayatıma dokundu. Güzel yeşil gözlü kızım benim…

Bu sevgiyi tatmak için ne bekliyorsunuz?…

Mart
15
Yazar: momo   Tarih: 15 Mart 2010    Kategori: okuyun, zaman ayırın

Gerçek bir hikâye…

İnanılması zor ama gerçek bir hayat hikâyesi..

Torey L. Hayden amerikalı ünlü bir çocuk psikoloğu . İtiraf etmek gerekirse ben önceden ismini hiç duymamıştım. Kardeşim taşınırken bende birkaç kitap bırakmıştı ve  kütüphanemde bu kitabı keşfettim. İlk sayfalarını okuduktan sonra zaten elimden bırakamadım. Kitabı fransızca okudugum için, türkçe versiyonu olup olmadığını internet sitelerinde araştırdım fakat maalesef bulamadım. Kitabın ingilizce ismi “One Child” (bir çocuk), fransızca ismi ise “L’enfant qui ne pleurait pas” (ağlamayan çocuk). Çok acı cekmiş ve de acı çektirmiş Sheila adında bir çocuğun hayat hikâyesini anlatıyor. Gerçi bu çocuğa “çocuk” denilmemesi lazım bence çünkü çocukluğunu çoğu zaman yaşayamamış.

Kitaptan bir kaç satır paylaşmak istedim. Türkçe’sini bulamadığım  için fransızca okuduğumu, ondan sonra da elimden geldiğince tercümesini yazdım..

– Sheila, je ne te vois jamais pleurer. Tu n’en as pas envie?

– Je pleure jamais.

– Mais pourquoi?

– Comme ça personne ne peut me faire de mal.

Je la regardai. La froide lucidité de sa remarque était terrifiante.

– Que veux-tu dire?

– Personne peut me faire du mal. Si je pleure pas, ils savent pas que j’ai de la peine. Alors ils peuvent pas me faire de mal. Personne peut me faire pleurer non plus. Meme pas mon papa quand il me bat. Meme pas Mr. Collins. Tu as vu? Je pleure pas, même quand il me bat avec le bâton.

“- Sheila, ağladığını hiç görmüyorum. Içinden gelmiyor mu?

– Hiçbir zaman ağlamam.

– Ama niye?

– Bu sayede kimse bana acı çektiremez.

Ona baktım. Soguk ama bu açık görüşlü cevabı çok korkutucuydu.

– Ne demek istiyorsun?

– Kimse bana acı veremez. Ağlamazsam, üzüntüm olduğunu anlayamazlar. Onun için bana acı çektiremezler. Kimse beni ağlatamaz. Babam beni dövdügünde bile. Mr. Collins bile. Gördün mü bak? Beni o sopayla dövdüğü halde ben ağlamadım.

Pendant quelques minutes, nous restâmes immobiles, à nous regarder, sans gêne aucune, et dans une sorte de ravissement qui nous fit oublier momentanément le tabou qui interdit ce genre d’échange. Tant de différences: milieu, sexe, éducation, tant de choses nous séparaient. Et pourtant, d’une certaine manière nous avions réussi à nous rejoindre. Cette compréhension qui scintillait à cet instant entre nous nous laissait sans voix. Les mots étaient inutiles.

Birkaç dakika boyunca, hiç kıpırdamadan , hiç çekinmeden, aramızdaki bu tarz paylaşımları yasaklayan tabuları unutarak, birbirimize baktık. Ne kadar çok farklılık vardı: ortam, cinsiyet, egitim, ne kadar çok şey bizi farklı yapıyordu. Yine de, bir şekilde birbirimize ulaşmayı başarmıştık. Bunu anladığımız gözlerimizin ışıltısından anlaşılıyor ve bizi sessiz bırakıyordu. Kelimeler zaten gereksizdi.

Bence hemen Sheila’yı ve hayatını acı da olsa keşfedin ve One Child’ı okuyun…

Şubat
16
Yazar: momo   Tarih: 16 Şubat 2010    Kategori: deneyin, gezin, zaman ayırın

Geçen yıl mayıs ayında 5 günlüğüne yine İtalya keşfine gitmeye karar vermiştim. Nedir bu Cinque Terre ? Eskiden « terre » italyanca’da köy demekmiş. Cinque de bilindiği üzere 5 (beş) anlamına geliyor. İşte bu bölge beş köyden oluşuyor. Bu köyler de birbirlerine oradaki yerlilerin zamanla inşa ettikleri yollarla bağlılar. Bu köylerin isimleri : Riomaggiore, Manorala, Corniglia, Vernazza, Monterosso. Gitmeden önce agriturismo sitesinden bir italyan arkadaşım sayesinde casa nel bosco’yu telefonla arayıp odamızı ayırdık. Casa Nel Bosco, Genova ve la Spezia kentlerinin arasında kayıp bir köyde dağ evi. Ev sahipleri aynı zamanda misafirhane gibi bir işletmeye çevirmişler evin bir kısmını. Arabayla Casa Nel Bosco’yu nihayet bulmuştuk. Evin sahibi Signora Maria Carla hiç ingilizce veya fransızca bilmediği için (türkçe konuşup konuşmadığını sormadım bile ;))bizim geliş saatimize göre oğlunu çağırmıştı. Oğlu bize Cinque Terre hakkında birkaç gerekli bilgiyi verdikten sonra ayrıldı ve beni ve eşimi Maria Carla teyzeyle başbaşa bıraktı.

Ertesi gün sabah erkenden uyanıp La Spezia’ya arabayla yarım saatte ulaştık ve de şehrin girişindeki tek bedava park yerinde arabamızı park edip gara doğru yol aldık. La Spezia’da parketmemizin nedeni, Cinque terre bölgesinde araba için yer bulmak hem çok zor hem de yollar çok dar. Onun için size tavsiyem, La Spezia’ya sabah erkenden varıp arabanızı bu ücretsiz otoparka bırakmanız. İşte o sabah, arabayı park ettikten sonra saat 11 gibi, La Spezia garından trenimize bindik ve de son ve en büyük terre’ye Monterosso’ya gittik. Cinque Terre devlet parkı olduğu için gezmek için günlük 5 euros ödemek gerekiyor. Fiyatlandırmada programınıza göre bir sürü kategori belirlenmiş. Eğer yorulup da yürümekten vazgeçerseniz, bir köyden diğer köye tren veya vapurla ulaşabilirsiniz. Monterosso’da trenden indikten sonra önce Vernazza’yı Corniglia’ya bağlayan yolun bugün ve yarın kapalı olduğunu gördük. Ama nasılsa ilk hedefinimiz Vernazza’ya gitmekti. Vernazza’ya gitmek içik 2 numaralı sentieri’yi yani patikayı takip etmek yeterli. Yörenin haritasını herhangi bir tren garından veya turizm ofisi kulüplerinden temin edebilirsiniz. Monterosso hakkında verebileceğim tek bilgi aralarında en büyük köy olması ve de sadece bu köyde kumlu bir plaj olmasıdır. Yola koyulmaya başladık ve de ben her zamanki gibi çok çabuk başladım ve de hep yokuş çıktığımıziçin belki başladıktan 15 dakika sonra ara verdim. Yollar çok dar ve de alt taraf uçurum. Yürürken çok dikkat etmek lazım. Yolları yöreliler nasıl yapmışlar gerçekten şaşırıyorum. Köy insanları bu koylarda üzüm bağları ve de zeytin ağaçları yetiştiriyorlar. Manzara gerçekten harikulade. Yolun çok yokuşlu olduğunu söyleyebilirim.

Vernazza’ya ulaşmak yaklaşık 1,5 saatimizi aldı. Vernazza köyü en romantik köy denilebilir. Aslında, jeolojik olarak, en güvenli köymüş çünkü iki kaya arasında yapılmış. Yani, deniz hiç bir tehlike değilmiş bu köy için. Vernazza’ya dağın tepesinden ulaştığınız için çok güzel bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. Evler rengarenk ve de bizim olduğumuz gün rengarenk şemsiyeler açılmıştı. Daha yeni ısınmışken, Vernazza’da çok ara vermemeye karar verip, hemen Corniglia’ya varan sentierileri aradık. Asıl yol maalesef kapalıydı. Ama biz yine de girmeyi denedik ve de az sonra görevliler yolun kapalı olduğunu söylediler 🙂 Yırtamadık. Fakat başka bir yol olduğunu da söylediler. Biz de zor olduğunu bildiğimiz halde o yola başladık. Hakikaten zormuş.. Yine yokuş, yine dar yollar.. Bazen basamaklar arasında 70-80cm aralık oluyordu. Benim dizim çok harika durumda değildi ama idare ettik. O yokuş da bayağı yorucuydu ama yavaş başladığım için herhalde sadece iki kere ara vermiştim 😉 Bu diger yolun kötü yanı anayolda da yürümek zorunda kalmamızdı. Fakat çok araba olmadığı için yine de yol fena değildi. Anayoldan da artık Corniglia gözükmüştü.

Corniglia, deniz seviyesinde olmayan tek köy. Aslında deniz kıyısında ama bir kayanın üzerinde olduğu için plaj diye bir şey yok. Daha sade bir köy Vernazza ‘yla karşılaştırırsak. Köye girerken, barda oturan biri bize ateş sordu. Sanki hani bu sıcakta ve de bu yokuşlarda sigara içme meraklısıydık. Herneyse, Corniglia’ya yine 1,5 saatte ulaşmıştık. Bir sonraki durağımız olan Manorala’ya gitmekten artık korkuyordum. 3 saat yürümüştük. Ve daha iki köy vardı. Fakat, Manorala’ya ve sonrasında Riomaggiore’ye ulaşmak bir önceki patikalara göre çok daha kolaydı. Deniz kıyısından geniş yollardan gidilebiliyordu. Zaten daha da kalabalık olmuştu yollar ve her yaştan insanlar vardı. Manorala’ya yaklaşık bir saatten az bir zamanda ulaştık. Manorala da küçük fakat rengarenk bir köy. Gerçekten çok şirin bir köy. Geceye kalmamak için tekrar çok çabuk yola koyulduk.

Riomaggiore’ye ulaşmak için meğer Via dell Amore’den geçmek gerekiyormuş. Bu yolda, insanlar birbirlerine aşkını ispatlamak için bir kilit alıyorlarmış ve de bu yolda herhangi bir yere bu kiliti kitleyip bırakıyorlarmış. Yolun her yerinde kilit vardı. Duvarlarda birçok isim yazılıydı. Bu yol da çok güzeldi. Güneşin batışını bu yolda izlemiştik. Ama ben açıkçası yeşilliğin arasında gezmeyi bin kez tercih ederim. Riomaggiore’ye vardığımızda treni kaçırmıştık. Bir saat boyunca bir sonraki treni beklememiz gerekiyordu. Riomaggiore’de çok ilginç bir şey bulamadık onun için zamanın büyük kısmını garda oturarak geçirdik. Toplam 5,5 saat yürümüşüz. Trenle La Spezia’ya ulaştıktan sonra hemen arabaya binip Casa Nel Bosco’ya döndük ve de yorgunluktan kendimizi hemen yatağa attık. Ertesi gün daha bir sürü köy gezecektik.

Bence hemen Cinque Terre’yi gezin, ama uzun bir yürüyüşe hazırlıklı olun..

Ocak
26
Yazar: momo   Tarih: 26 Ocak 2010    Kategori: deneyin, gezin, tadın

gruyerespeyniriTürkiye’de gravyer peyniri olarak da andığımız gruyère peynirinin öyküsünü anlatacağım size. Aslında, Türkiye’deki gravyer peynirinin gruyère olduğundan da şüpheliyim ama herhalde isim oradan geliyor. İsviçre’de küçücük bir köy Gruyères köyü. Belki 200 kişi yaşıyordur. Gruyères köyüne ulaşmak için Cenevre veya Lozan’dan trene binip Palézieux’de inmeniz gerekiyor. Ondan sonra turuncu, daha cok tramvaya benzeyen iki vagonlu küçücük bir trene binmeniz gerekiyor. Lozan’dan Gruyères’e trenle yaklaşık iki saatte gidebilirsiniz. Yolculuğunuz, gidiş dönüş Lozan’dan yaklaşık 50 İsviçre Frank tutar.  İsviçre’de tren fiyatları biraz pahalı olsa da tren sistemi gercekten bir harika. Her köye trenle ulaşmanız mümkün. Bu küçücük turuncu tren aynı otobüs gibi işliyor. Cok yolcusu olmadığı için her durakta her zaman durmuyor. Durmak icin her vagonda bulunan « inecek » düğmesine basmanız gerekiyor. Dağın ortasından köyleri trenle geçmek gerçekten çok ilginçti.

turnagruyereskoyugruyere-tren

Gruyerès’e sabahleyin gitmeniz gerekiyor ; tabii eğer peynirin nasıl yapıldığını merak ediyorsanız. Eğer öyleyse, Gruyères tren istasyonunun hemen karşısındaki « Maison de la Gruyère »’e uğramanızı tavsiye ederim. Bu müzede önce ineklerin nasıl yaşadıklarını ve de ne ile beslendiklerini görüyorsunuz. Sonradan bu firmanın hazırladığı peynirlerin nasıl yapıldığını yukarıdan izliyorsunuz.  Her sabah erkenden ineklerin sütü toplanıp peynirin yapıldığı fabrikaya getiriliyor. 400 litre süt bakırdan yapılmış kocaman kovalarda 50-55  derecede kaynatılıyor. Sütün kesilmesini kontrol eden peynir umanları sıkça kaynayan miktardan  bir süzgeci daldırıp kırıntıları alıp sıkıstırıyorlar. Eğer ki yeterince sert olursa, kaynamış süt yaklaşık 50-60 cm çapında çember şeklinde metal kaplara dağıtılıp süzülüyor. Peynir iyice sıkıştırıldıktan sonra gruyère markalı küçük bir kağıt ortaya ekleniyor ve de siyah renginde plastikten yapılmış günün tarihini belirten rakamlar ekleniyor.  Bu kaplar kapanıp birkaç kez çeviriliyor ve de tuzlu suda uzun bir süre bekletiliyor. Tuzlu sudan cıkarıldıktan sonra herbiri 35 kg tartan peynirler kilerde 6 aydan 1,5 yıla varan uzun bir süre bekletiliyor. Rengi kasar peynirini andiran bu peynirlerin bu kadar uzun bir süre bekletildiklerini biliyor muydunuz ?

peynirnasilyapilirtarihatalimcave-gruyeres1

Peynirin nasıl yapıldığını öğrendikten sonra, Gruyères köyünü biraz ziyaret edip güzel de bir yemek yemek istemiştik. Gruyères köyü tepede bulunduğu için gardan 10 dk kadar yürümeniz gerekecek. Gruyères köyü ismini turna kuşu, « grue » isminden almış. 28 kilometre karelik 170 nüfuslu küçücük şirin bir köy. Evlerin çoğu gotik stilinde inşa edilmiş. Köy artık çok turistik olduğu için her yerde lokanta veya butikler var. Asıl Gruyère’liler nerede oturuyorlar bilmiyorum.  Lokanta derken, Gruyères’in en ünlü mekanı « Le Chalet » isimli küçük bir lokantaymış. İnsanlar haftalar öncesinden rezerve ediyorlarmış. Biz biraz daha geç gittiğimiz için şanslıydık ve hemen yer bulabildik. Eğer ki mutlaka orada yemek isterseniz, orada çalışanlara bir saat sonraya rezerve ettirebilirsiniz. Yemeklerden fondüyu seçmenizi tavsiye ederim. Gruyère peynirini « caquelon » adında bir tencerede eritip size ekmek ve turşu ile sunuyorlar. Siz de özel catalınızla ekmeği peynire daldırıp ağzınızı yakmadan yiyorsunuz. Bu arada bu yemeği yerken su içmeniz önerilmiyor, şarap veya çay içebilirmişsiniz. Afiyet olsun.

gruyeres koyuLe Chaletfondu-raclette

Bence hemen gruyères bölgesini gezin, gruyère peynirinden tadın….

Aralık
29
Yazar: kitty   Tarih: 29 Aralık 2009    Kategori: gezin

Bu yazıyı çok daha önce yazmalıydım. Bakınız: bir alt paragrafta bulunan tarih! Bir dahaki sergi turumu sizlerle sıcağı sıcağına paylaşmaya özen göstereceğim…

18 Kasım’da Kadir Has Üniversitesi’nde bulunan Rezan Has Müzesi’ndeki bir resim sergisi açılışına davetliydim. “Türk Resim Sanatı’nın Bir Asırlık Öyküsü II”. Bayağı bir zaman geçmiş müzelere gitmeyeli. Çok hoşuma gitti. O resimleri, o sanatı doya doya seyretmeyi çok özlemişim. Gerçekten abartmıyorum, ben sergilere ya da müzelere gittiğimde o incelediğim şey, resim ya da obje her ne ise seyrediyorum. Kendimi iyi hissediyorum onları seyrettikçe. Üniversiteye hazırlanırken babam demişti ki: “sanatla ilgili bir dalda okuyunca hayata bakış açın değişecek, daha farklı bir perspektiften bakacaksın.” Gerçekten de doğruymuş… İçmimarlık okurken bir farklı bakar oldum etrafıma.

Gelelim bahsettiğim sergiye… Herkese tavsiye ediyorum muhakkak görülmesi gereken bir resim sergisi. 30 Nisan 2010’a kadar devam ediyor. 100 kadar eser özel bir koleksiyondan alınmış. Özellikle iki tanesini çok beğendim. Biri Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Asmalımescit” adlı resmi. Diğeriyse kelimenin tam anlamıyla hayran kaldığım İbrahim Çallı’nın “Sahilde İki Kadın” adlı resmi. O seyretme durumumdan bahsediyorum ya koyun önüme ben bütün gün seyredeyim o resmi. O kadar beğendim… Açılıştaki kalabalık el verdiği sürece hep o resmin önündeydim. Benim için kürkçü dükkanı o resmin önüydü yani o gece! Deli dediler bana deli! Ama seyrettim kendimce işte ne yapayım. Bayıldım bayıldım…

Bir yıl daha bitmek üzere. Bu da demek oluyor ki 2010 yılı için dileklerde bulunma zamanı geldi benim için. İlk dileğim sağlık hepinize. Bu, dilekleriniz her ne ise gerçekleştiği zaman o mutluluğu sonuna kadar tadabilmeniz için gereken en önemli şey bence. Sonra gelsin kahkahalar, güzellikler, mucizeler! 2010’da mutluluktan gözlerinizin içi gülsün! Hepinize iyi bir yıl dilerim…

Aralık
10
Yazar: momo   Tarih: 10 Aralık 2009    Kategori: dinleyin, zaman ayırın

Geet ChartrouGeçen hafta sinemaya gittiğimizde filmin sonunda çok güzel bir parça dinledik. Biraz dikkatli dinlemeye başladığımızda, hiç bir müzik aleti kullanılmadığını melodiyi yaratanın sadece ıslık olduğunu fark ettik. Sinemaya gidince filmin jeneriğini sonuna kadar izlediğimiz için hemen ıslık ustasının ismini not edip ertesi gün kendisi hakkında araştırmalara başladık. Ustamızın ismi Geert Chartrou. Kendisi meğer Dünya Islık şampiyonuymuş (evet, böyle şampiyonalar bile varmış;)). Internet sitesinden bir kaç parça dinleyebilirsiniz. Mozart’ın Türk Marş’ındaki performansı gerçekten inanılmaz.

Beyler, böyle bir ıslığa hiç bir bayan dayanamaz;)

Bizce hemen dinleyin ..:)

Aralık
9
Yazar: kitty   Tarih: 9 Aralık 2009    Kategori: deneyin

Bugün biraz eğlenelim diyorum. Açıklamama izin verin birazdan anlaşılacak eğlence konunuz..

 

Benim bir iki sene önce saçlarım tip değiştirme isteği duydu sanırım, kurumaya başladı. Böyle çitiş çitiş garip birşey oldu. Bayağı farklı ürünler denedim ama bir türlü eski haline döndüremedim. Kısacası o zamandan beri şampuan reklamlarında da hep duyduğumuz gibi “cansız, mat saçlarla” dolaşıp duruyorum. Hiç de memnun değilim bu halimden.

Şimdi hikayenin can alıcı kısmına geliyorum. Bana badem yağı önerdiler. Saç diplerine sürülürmüş. Bunu farklı farklı bir sürü kişiden duydum. İyi güzel dedim kendi kendime. Yapılabilecek birşey.

Geçen gün dergi karıştırıyorum. Aaaaaaa o da ne! “Yıpranan saçlarınızın doğal parlaklığını, canlılığını kazanması için basit uygulanabilir yöntemler” gibi bir başlık. Dört şey var karıştırılması gereken, bunlardan biri de badem yağı. Gözüm badem yağını yakaladı ya tamam gerisi önemli değil! Sonrası için şenlik başladı diyebilirim sadece..

Bir heyecan gittim badem yağı aldım. Diğerleri zaten mutfaklarımızda olan şeyler. Evet yanlış okumadınız mutfak yazdım. Bal, yoğurt ve muz! Ben sizin gibi akıllı davranıp “Muzla yoğurt?? Ne alakası var şimdi bunların saçlarla???” demedim. İçinde badem yağı var ya karışım benden geçer notu aldı bir kere!

Dün akşam bir güzel sürdüm ben bu muhallebi gibi olan karışımı kafama. Topuz yapıp boneyi de geçirdim o muhteşem saçlarımın üstüne. Dergide biraz beklemek lazım diye yazıyordu. Başladım beklemeye ama yazdığı kadar değil, şükürler olsun ki! Yani ben bile o kadar duramamışım düşünün artık siz gerisini. Neyse duruladım tabii saçlarımı. İlk seferde ne fark olacaksa, bir heyecan geçtim aynanın karşısına. Geçer geçmez bir de ne göreyim???? Kafamda küçük küçük, sayısı da hatırı sayılır türden muz  parçaları! Saçlarım da ıslak olduğundan hepsi yapışmış kafama. Bir sonraki karede, evin içinde çığlık çığlığa bir ben tabii! Neyse ki tarayınca gitti büyük çoğunluğu… Hepsi diyemiyorum çünkü kafamda hala kalmış olma olasılıkları yüksek!!!!

Düşündükçe hala kafam kaşınıyorrrrrrrrrrrrrrrrrr!!! Ben müstahakım zaten!

“Aman size ders olsun!” diyemeyeceğim çünkü böyle birşey denemeceğiniz konusunda sizlere olan güvenim tam!

Bu “süper zeka maceramı!!!” hangi kategoriye koysam bilemedim. Bir şekilde de sizlerle paylaşmam lazım. Yeni kateori açmak olmazdı bu şapşallığım için; “deneyin”e koyuyorum mecburiyetten yanlış anlaşılmasın.

 

Sırf bu yazı için lütfen ama lütfen kategori adını “bizce hemen uzak durun!!!!” olarak kabul edin…

Kasım
6
Yazar: momo   Tarih: 6 Kasım 2009    Kategori: gezin

Günlerden cumartesi, aylardan Eylül; Norveç’te çok sevdiğim Norveç’li bir arkadaşımın düğününe davetliydim.

Cuma günü sabah’tan Oslo’ya uçtum ve zaman kaybetmemek için araba kiraladım. Aklınızda bulunsun, Norveç’te araba kiralamak çok pahalı değil (çok da ucuz değil hani de tren fiyatlarıyla karşılaştırmak gerekirse, aynı fiyata geliyor diyebiliriz). Oslo Gardermoen havaalanından 250 km kadar yolum vardı. Arkadaşım bana bir gün öncesinde “Akkerhaugen” köyüne nasıl ulaşacağımı açıklayan bir mail gönderdi. Norveç’te yollarda çok tabela var. Kaybolmanız imkansız diyebilirim. Fakat hız limiti çok düşük. Otoyolda en fazla 100 km hızla gidebilirsiniz; Norveç’te trafik kurallarına uymayanlar hemen hapise atılıyorlar.Onun için hız sınırlarına uymanızı tavsiye ederim.

Gidiş yolunda hava çok yağmurluydu.. İlk defa Norveç’te araba kullandığım için etrafıma çok dikkat edemedim. Fakat Oslo’dan ayrıldıktan sonra, güneş tekrar yüzünü gösterdi ve her yerin yemyeşil olduğunu farkettim. Ormanın ortasından daracık yollardan geçtim. Sağımda ve solumda göl veya akarsular vardı, uzaklarda da yemyeşil dağlar. Varacağım noktaya yaklaşırken, her yerde elma tarlalarını farkettim. Norveç elmalarının %25’i bu bölgeden geliyormuş. Bölgenin adı Telemark bölgesi bu arada.

norsjo

3 saatlik yoldan sonra Norsjo gölünün kenarındaki otelime ulaştım. Hemen evlenen arkadaşımı aradım ve yardıma ihtiyacı olduğunu söyleyince, düğünün gerçekleşeceği yere gittim. Arkadaşım hiç değişmemişti. Her şeyin çok sade ama bir o kadar güzel olmasına dikkat etmiş. Her detayı düşünmüş. Düğün bir müzede gerçekleşti. Eski norveç hayat tarzını gösteren birkaç evin içerisinde kutlayacaktık düğünü. Hemen çiçekleri almak için yine başka bir köye doğru yola çıktık (burada ulaşım için araba şart diyebiliriz, hele ki aceleniz varsa.. )Dediğim gibi çiçeklere kadar herşeyi onlar düzenlediler. Zaten bence bir düğün böyle güzel oluyor. Son düzenlemeleri yaptıktan sonra vedalaşıp, ertesi gün saat 2’de kilisede randevulaştık.

DSC03667DSC03668DSC03666

Ertesi gün geldi çattı.. Arkadaşıma gelmeden ne giymek gerektiğini sormuştum. Meğer Norveç’te düğünlerde, herkes geleneksel “folklorik” kıyafetlerini giyiyorlarmış. Bu kıyafeti olmayanların da güzel bir elbise giymeleri gerekiyor. Sauherad kilisesine saat 13:45’te vardığımda, her yerde kırmızı beyaz elbiseli bayanlar vardı. Bunlar gelin ve damadın ailesinden insanlardı. Kıyafetleri gerçekten çok ilginç ve güzel. Gömlek kısmında çok güzel gümüş takılar dikmişler. Kilise küçücüktü. Çanlar çaldı ve birden kapılar açıldı ve gelin ve damat içeri girdiler. Çok duygulandırıcı bir sahneydi.DSC03685DSC03687DSC03692

Kiliseden kiraladıkları eski bir arabayla ayrıldılar ve herkes asıl kutlanılacak yere doğru yol aldı. Hoşgeldin içkisi ikram edildi. Fakat Norveç’te araba kullanırsanız, içki içmeniz tamamen yasak olduğu için alkolsüz kokteyl de hazırlanmıştı. Bir bardak şarap içmek bile  20 gün boyunca hapiste yatmanıza neden olabilir .. Arkadaşımın bütün aile fertleriyle tanıştım. Tek Norveç’ce konuşmayan bendim:) Onun için herkesin ilgisini çektim. Norveç geleneklerinde, düğün sırasında, genel animasyonla ilgili bir kişi seçilir ve bütün giriş konuşmalarını o yapar. Tanımadığım beyefendi önce menümüzü açıkladıktan sonra somonlu giriş yemeğemizi yemeye koyulduk. Yemek sırasında, bu beyefendi elindeki zil çaldıkça norveçce konuşmalar geçiyordu. İnsanlar gelin ve damatla ilgili anılarını anlatıp bütün dinleyicileri güldürüyorlardı. Bu konuşmaları genellikle, gelin ve damattan sonra anne, baba ve diğer aile fertleri yaparlar. Eğer aile konuşma yapmayı arzu etmezse, bir şarkı yazıp bu şarkı yemek sırasında herkes tarafından söylenir. Bunun dışında, kimse kendisini yabancı hissetmesin diye herkes bir oturma planı ve her davetli hakkında kısa (komik) bilgiler de bulunur. Bu benim için gerçekten çok yararlı oldu. Bu sayede birçok insan tanıdım.

DSC03702DSC03714DSC03706

Sonuç olarak, Norveçliler yabancılara karşı o kadar iyi ve sıcakkanlılar ki… Bence hemen Norvec’i gezmeli, Norvec’lileri tanımalı…

Kasım
3
Yazar: kitty   Tarih: 3 Kasım 2009    Kategori: deneyin, gezin

 

DSCN1836

Bildiğiniz gibi 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı öncesi yani 28 Ekim arifeydi, bu da biz çalışanların çoğu için demek oluyor ki iş yarım gün. Gaye’yle çok uzun zamandan beri Galata Kulesi taraflarına gitme planımız vardı. Dedik ki neden bu günü değerlendirmeyelim. Biz kararımızı verdik ya hava da feci şekilde bozdu! Sabah bir kalktım ohhhhhhhh hava mis gibi kapalı, yağmur yağıyor, ne hoş!! Ben hiç istifimi bozmadan eşyalarımı hazırladım. Bu konuyu açmam gerekiyor çünkü çok dalga geçildi benimle. Efendim sanki biz ıssız bir yerde maceraya atılıyormuşuz gibi yolluk hazırladım, her birimize bir küçük Amasya elması, bir de mandalina. Hani neme lazım aç kalırız falan mazallah yani!! Gaye’nin annesi Sevim Teyze de gelecekti bizimle bir ihtimal, onun için üç küçük bohça hazırlandı!

Ama Sevim Teyze gelemedi o gün, kaldı mı elimizde fazladan bir bohça! Neyse öğle oldu, normalde bindiğimiz servislerden farklı bir servise binmemiz gerekiyor. Servisi beklerken Karin geldi yanımıza. Onu da kandırdık, üç kişilik ekibimiz tamamlanıverdi! Tevekkeli değil üç bohça hazırlamışım.

Herşey iyi hoş güzel de bekle bekle gelmiyor servis, Cansu’ya yetiştik koştur koştur, sağolsun bizi karşıya geçirdi. Barbaros Bulvarı’na çıktık bir şekilde de, işte o kadar… Çıktık caddeye ve kaldık, gidemiyoruz… Bir adet boş taksi yok!!! Hadi dedik yürüyelim biraz ilerde buluruz, ama yok da yok! Belki yarım saat bekledik. Bu arada yaptığımız salaklıkların haddi hesabı yok. Gaye’nin taksi şoförlerine nereye gideceğimizi anlatabilmek için uzaktan yaptığı el kol hareketleri, benim kendimi kaybedip iki büklüm olurcasına kahkahalarım filan, kimse bizi ciddiye almadı tabii doğal olarak! Daha fazla detay veremeyeceğim geri kalan tüm rezilliklerimiz bizimle sayısını düşünmek bile istemediğim trafik mağdurları arasında sır! Sonunda kan ter içinde, paçalarımız yağmurdan sırılsıklam attık kendimizi Beşiktaş sahile, neyseki oradan taksiyle ilk durağımız Cihangir’e gitmemiz beş dakikamızı aldı. Haa bu arada Beşiktaş’a varma çabalarımız sürerken Gaye bir adet mandalina yedi sinirden. Diyeceğim o ki hafife almayın lütfen benim bohçalarımı!

Cihangir White Mill’de çok lezzetli bir yemek yedik. Size gönül rahatlığıyla Somon Izgarası’nı tavsiye edebilirim. Yağmurlu bir gün olduğundan bahçede oturamadık ama o yeşilliği seyretmek bile güzeldi. Biz yemeklerimizi yiyip şaraplarımızı yudumlaya duralım yağmur da yavaş yavaş terketti oraları. Mekandan keyfimiz yerinde ayrıldık, eee karnımız doydu ya altüst olan sinirlerimiz de kendilerine geliverdi! Sokağa çıkınca meydana varmadan bir dükkan dikkatimizi çekti, daldık içeri. Yanlış hatırlamıyorsam butiğin adı Onbir A. Hem güzel kıyafetler, hem güzel aksesuarlar bir de üstüne üstlük küçük dekorasyon eşyaları var. Oradan kedili bir kolye ucu aldım; biliyorum konsept itibariyle nutkunuz tutulmuş durumda!

Derken ver elini Galata Kulesi.. Bundan sonrası şiir gibi zaten. Belirtmeden edemeyeceğim, kule taa 1348 yılında Cenevizliler tarafından inşa edilmiş, dile kolay… Bayılıyorum oralara, eski oluşlarına, o cezbeden taraflarına. Kuleye çıktığımızda güneş yavaş yavaş batmaya başlamıştı. Manzara deseniz muhteşem! Yanlız yukarıdaki turist sayısı çok, dolaşacak alan da az olduğundan şöyle gönül rahatlığıyla birbirimizin resimlerini çekemediDSCN1852k; işte onlardan ikisi…

DSCN1853

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aşağı indiğimizde hava kararmaya başladı, biz de yavaştan üşümeye…Ama elimizde değil, manzaraya doyamadığımızdan Konak Pastanesi’nin terasına çıkmaya karar verdik.

DSCN1858

Kahvelerimizi, çaylarımızı söyledik, tatlılarımızı sipariş ettik. Şallarımızı da sarınınca bir huzur çöktü üzerimize… Tutturdu manzara manzara diye diyeceksiniz ama tutturulmayacak gibi değil hani! Ne tarafa bakacağımızı şaşırdık! Karşımızda duran Topkapı Sarayı’nı, Sultan Ahmet Camii’ni mi seyretsek yoksa solda kalan Boğaz’ı, Boğaziçi Köprüsü’nü mü? Arka tarafımızda zaten Galata Kulesi… Biz bilemedik doğrusu! Kısacası keyfimize diyecek yoktu. Sarhoş olduk mutluluktan…

 

DSCN1859

 

DSCN1867

 

Oradan çıkışta Karin’le vedalaştık. Gaye’yle koşar adım vapura yetiştik. Dışarıda yer bulabildik neyseki, kıkır kıkır gülmekten zamanın nasıl geçtiğini anlamamışız…

Eve geldiğimde “Ne iyi ettik de gezdik oraları!!” dedim kendi kendime. “İyi ki yağmuru boşverdik, ha bir de trafikle dalga geçtik!”. Eminim kızlar da bana katılacaklardır, bir öğleden sonrası için bile olsa biz doya doya yaşadık İstanbul’u…