Bizce Hemen gezin, okuyun, tıklayın…

Aralık
29
Yazar: kitty   Tarih: 29 Aralık 2010    Kategori: izleyin

 

Müthiş bir animasyon! Yeni teknoloji sayesinde halihazırda büyük zevkle seyrettiğimiz animasyonların bir de konusuna bayıldık mı insanın keyfine diyecek olmuyor doğrusu!

Kısaca konusuna değineyim… Kahramanımız bir Viking. Ama o kaslı, güçlü ve savaşçı Viking’lerden biraz farklı. Vikingler ile ejderhalar arasındaki ezeli savaş devam ederken, genç Vikingimiz de kendini kanıtlama peşinde. Bunun için de tek isteği bir ejderha vurmak. Sakarlığı bir türlü peşini bırakmazken köylerine yapılan bir saldırı sırasında ejderhalardan birisini vurmayı “başarıyor” sonunda!! Hem de en tehlikelisini…

Animasyonda korkunun olmadığı yerde sevginin ne kadar güçlü olduğunun altı çizilmiş bence. Ejderhaların mimikleri ve çocuğun onlara yaklaşımı çok güzel!

Sevgi görünce insanlara sokulan ejderhalar düşünün! Tavsiye ediyorum! 🙂

www.howtotrainyourdragon.com

Kasım
29
Yazar: kitty   Tarih: 29 Kasım 2010    Kategori: izleyin

 

Bu sefer sırada bir aşk filmi var. Seyrettiğim en güzel aşk filmlerinden biri…

Baştan söylemekte fayda var, bu filmi en çok sevme nedenlerimden birisi insanlarda “romantizm adına ipin ucu kaçmış” izlenimi uyandırmaması… Film olduğu gibi… Hikaye de öyle.

Filmde II. Dünya Savaşı’ndan sonra yolları tekrar kesişen iki sevgilinin hikayesi anlatılıyor.  

Kızın hayat dolu oluşuna ve çocuğun sevgisine sahip çıkışına hayran kalacaksınız.

Filmi seyredip de beğenmediğini söyleyen birine rastlamadım. O kadar tavsiye ediyorum!

Kasım
10
Yazar: momo   Tarih: 10 Kasım 2010    Kategori: dinleyin, okuyun, zaman ayırın

Şiir yazmak bir sanattır. Peki ya okumak, yorumlamak o da bir kabiliyet ister bence.  Fransız edebiyatçısı Jean-Loup Dabadie’nin Le temps qui reste (Geriye kalan zaman) adlı şiirini onun yakın dostu, oyun ve ses sanatçısı Serge Reggiani yorumladığında, o şiir daha da bir güç kazanıyor sanki. Herhalde onun içindir ki bazı insanlar bu şiire şarkı diyorlar. Bu şarkının fransızca sözlerini ve elimden geldiğince türkçe cevirisini paylaşmak istedim. Bence hemen okuyun, okuduktan sonra da fransızcanız yoksa bile yorumu buradan dinleyin…

Le temps qui reste

Combien de temps…
Combien de temps encore
Des années, des jours, des heures combien?
Quand j’y pense mon coeur bat si fort…
Mon pays c’est la vie.
Combien de temps…
Combien

Je l’aime tant, le temps qui reste…
Je veux rire, courir, parler, pleurer,
Et voir, et croire
Et boire, danser,
Crier, manger, nager, bondir, désobéir
J’ai pas fini, j’ai pas fini
Voler, chanter, partir, repartir
Souffrir, aimer
Je l’aime tant le temps qui reste

Je ne sais plus où je suis né, ni quand
Je sais qu’il n’y a pas longtemps…
Et que mon pays c’est la vie
Je sais aussi que mon père disait:
Le temps c’est comme ton pain…
Gardes en pour demain…

J’ai encore du pain,
J’ai encore du temps, mais combien?
Je veux jouer encore…
Je veux rire des montagnes de rires,
Je veux pleurer des torrents de larmes,
Je veux boire des bateaux entiers de vin
De Bordeaux et d’Italie
Et danser, crier, voler, nager dans tous les océans
J’ai pas fini, j’ai pas fini
Je veux chanter
Je veux parler jusqu’à la fin de ma voix…
Je l’aime tant le temps qui reste…

Combien de temps…
Combien de temps encore?
Des années, des jours, des heures, combien?
Je veux des histoires, des voyages…
J’ai tant de gens à voir, tant d’images..
Des enfants, des femmes, des grands hommes,
Des petits hommes, des marrants, des tristes,
Des très intelligents et des cons,
C’est drôle, les cons, ça repose,
C’est comme le feuillage au milieu des roses…

Combien de temps…
Combien de temps encore?
Des années, des jours, des heures, combien?
Je m’en fous mon amour…
Quand l’orchestre s’arrêtera, je danserai encore…
Quand les avions ne voleront plus, je volerai tout seul…
Quand le temps s’arrêtera..
Je t’aimerai encore
Je ne sais pas où, je ne sais pas comment…
Mais je t’aimerai encore…
D’accord?

Geriye kalan zaman

Ne kadar zaman…
Daha ne kadar zaman
Kaç yıl, kaç gün, kaç saat, ne kadar ?
Düşündüğümde kalbim ne kadar hızlı çarpıyor..
Benim hayatım yurdumdur.
Ne kadar zaman…
Ne kadar

O kadar seviyorum ki, kalan zamanı
Koşmak, konuşmak, ağlamak istiyorum
Ve görmek ve inanmak
Ve içmek, dans etmek
Bağırmak, yemek, yüzmek, sıçramak, karşı gelmek
Daha bitmedi, daha bitmedi
Uçmak, şarkı söylemek, gitmek, yeniden gitmek
Acı çekmek, sevmek
O kadar seviyorum ki, kalan zamanı

Nerede doğduğumu artık bilmiyorum, veya ne zaman
Çok uzun zaman olmadığını biliyorum..
Ve yurdumun hayatım olduğunu..
Bir de biliyorum ki babam bana :
Zaman ekmeğin gibidir derdi…
Yarın için de biraz bırak…

Daha ekmeğim var
Daha zamanım var, ama ne kadar ?
Daha oynamak istiyorum…
Dağlar kadar gülmek istiyorum,
Fırtınalar kadar gözyaşı dökmek istiyorum
Dolu gemiler kadar şarap içmek istiyorum
Bordeaux ve İtalyan şarapları
Ve dans etmek, bağırmak, uçmak, yüzmek bütün okyanuslarda
Daha bitmedi, daha bitmedi
Sarkı söylemek istiyorum
Sesimin sonuna kadar konuşmak istiyorum…
O kadar seviyorum ki kalan zamanı…

Ne kadar zaman…
Daha ne kadar zaman ?
Kaç yıl, kaç gün, kaç saat, ne kadar ?
Hikâyeler, yolculuklar istiyorum…
Daha birçok insan birçok resim görmeliyim..
Çocuklar, kadınlar, büyük adamlar,
küçük adamlar, komik adamlar, üzgün adamlar,
çok zekiler ve salaklar,
Ne komik, bu salaklar, dinlendiriyorlar,
Güllerin ortasındaki yaprak gibiler…

Ne kadar zaman…
Daha ne kadar zaman?
Kaç yıl, kaç gün, kaç saat, ne kadar ?
Umurumda değil sevgilim..
Orkestra durduğunda ben halen dans ediyor olacağım…
Uçaklar uçmayı bırakınca ben yalnız uçacağım…
Zaman durunca…
Seni hala seveceğim
Nerede veya nasıl bilemiyorum…
Ama seni hala seveceğim…
Anlaştık mı ?

Ekim
22
Yazar: kitty   Tarih: 22 Ekim 2010    Kategori: gezin, izleyin

20 Ekim Çarşamba günü Pera Müzesi’nde gösterimi yapılan Etek İzlerini Silmeden Belgeseli’ni büyük bir zevkle izledim. Hala etkisindeyim.

Galata Mevlevihanesi’nin tarihinden restorasyon öyküsüne, ziyaretçilerinden kedilerine – evet yanlış okumuyorsunuz kedilerine – kadar çeşitli konular işlenmiş. Ama konular bunlarla sınırlı değil elbette. Belgesel aynı zamanda Mevlana’dan, tasavvuftan, semadan ve aşktan bahsediyor.

Gösterime gitmeden önce Ebru Bilun Akyıldız ile yapılan bir röportajı okudum. Projenin bir nevi kendi kendine şekillenmesinden ve mekanın büyülü bir atmosfere sahip oluşundan bahsettiği dikkatimi çekti. Hani bir işe coşkuyla ruhunuzu katarak koyulursunuz ya ve işler yolunda gider, ben onu hissettim söyleşiyi okurken. Daha sonra belgeseli izledim. Mevlana’nın sözlerine vuruldum. Suskunlar Mekanı’na farklı bir perspektiften baktım. Dönmenin anlamını hatırladım. Oranın huzurunu koklamak istedim. Sanırım Galata Mevlevihanesi beni bekliyor…

Aslında daha çok şey yazmak, etkilendiğim şeyleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Ama bu sefer susma zamanı. Keşiflerinizi size bırakmalıyım…

30 Ekim Cumartesi günü saat 14.00’te Pera Müzesi’nde bir gösterim daha var. Kaçırmayın…

http://etekizlerinisilmeden.com/

Ekim
12
Yazar: kitty   Tarih: 12 Ekim 2010    Kategori: okuyun

Bitirdiğim son kitap bayağı eski bir kitap, 1996 yılında basılmış ilk kez. Tahminimce çoğumuz tarafından en azından isim olarak da olsa biliniyor. Paulo Coelho’nun üçüncü romanı olan Simyacı’dan bahsediyorum… Ben yeni okudum. Adını duymuştum hep ama karşıma yeni çıktı işte…

Simyacı, hazine arayan bir çobanın yolculuk öyküsü. Aslında bu kadar bilindik bir kitabı gönül rahatlığıyla yazmamın nedeni önceden okumuş olanların bile tekrar severek okuyabileceklerini düşünmem. Bazı şeyleri hatırlamaya ihtiyaç duyabiliriz zaman zaman…

Roman bizim yolculuğumuzu anlatıyor. Her birimizin kendi yolculuğunu. İçimizin derinliklerinden su yüzüne çıkartılan yalın gerçeklerden bahsediyor sanki. Unuttuklarımızı hatırlatıyor, düşündürüyor, ta uzaklara götürüyor, sonra da o “uzakların” aslında o kadar uzak olmadığı konusunda bizim için işaretler bırakıyor…

Kitap ruhunuza hitap edecek… Çünkü yürekten yazılmış bir kitap. Okumadıysanız okuyun, okuduysanız da unuttuklarınızı hatırlamak için kendinize bir fırsat verin. Her seferinde yeni keşifler yapacak, mutlu olacaksınız…

Ekim
6
Yazar: momo   Tarih: 6 Ekim 2010    Kategori: izleyin, zaman ayırın

Bazılarımız gündüzleri gecelere tercih ederiz, bazılarımız ise tam tersi. Hatta bazı ünlü insanların gece yaşadıklarını, gündüz vakti uyuduklarını biliyorum. Aslında iki vakti de farklı şekilde sevebiliriz değil mi? Başak isimli çok sevdiğim bir arkadaşımın önerisi üzerine, yönetmenliğini Teddy Newton’un yaptığı Pixar’ın “Day & Night” (“Gündüz ve Gece”)  isimli kısa filmini izledim. Bu filmde Gündüz ve Gece birer karakter olarak canlandırılmış ve bu karakterler birbirlerini keşfediyorlar. Önce bir kıskançlık oluşuyor ama sonradan birçok ortak yönleri olduğunu anlıyorlar. Yönetmenin ve ekipteki diğer insanların hayal güçlerine hayran kalmamak elde değil. Bu film sinemalarda, Toy Story 3 filminden önce gösterilmiş. Bu filmi bana keşfettiren Başak’a tekrar teşekkür ederim!

Bence hemen, gecenin ve gündüzün keyfini, bir kez de Day & Night’la çıkarın:)

Eylül
6
Yazar: momo   Tarih: 6 Eylül 2010    Kategori: gezin, zaman ayırın

Bakmayın siz Burano Murano yazdığıma, Burano da Murano da İtalya’nın Venedik kentine yakın iki ada. Venedik’e geçen sene iş için gittiğimde ilk günüm tamamen boş olduğu için hemen adaları gezmek istedim. Adalar nedense beni hep çeker. Venedik’te Fonte Nuovamente’den LN vapuruna bindiğinizde yaklaşık 1 saat 10 dk’lık Burano’ya yolculuğunuz başlamış oluyor. Benim gittiğim gün (geçen yıl mart ayında gitmiştim) hava maalesef yağmurlu ve sisliydi. Fakat o sisin içerisinde bilinmezliğe doğru gitmek ve karşınıza birden adanın görünmesi de ayrı bir zevk bir heyecan diyebilirim. Ayrıca vapur kaptanlarıyla da arkadaş olmayı başarıp dümenin resmini bile çektim. Burano’ya vardığımda, yine birkaç bilgi toplayarak gitmiştim. Burano asıl dantelleriyle ünlü bir ada. Bu adada balıkçıların eşleri balık ağlarını tamir ede ede, dantel örmede de ağlardan esinlenerek yeni bir yöntem geliştirmişler (ne kadar doğru bilemem ama öyle deniliyor). Buradaki danteller öyle kaliteliymiş ki bütün ünlü ve önemli insanlara bu dantellerden hediye edilirmiş. Adaya girişte hemen bir iki dantel mağazasından geçiyorsunuz. Size tavsiyem mağazaları en son gezmeniz. Önce bu rengarenk minik adayı yürüyerek keşfedin.

Ben hafta içi ve hava yağmurluyken gittiğim için adada çok fazla turist yoktu. Yazın çok kalabalık oluyormuş, bu konuda kendimi şanslı hissediyorum. Adanın içine doğru yürüdüğünüzde bir de ne göresiniz.. Rengarenk yapışık iki katlı evler. Meğer sis ve puslu havalarda balıkçılar evlerini şaşırmasınlar diye evlerini farklı renklere boyarlarmış ve adres olarak sokağın adı ve evin rengini verirlermiş. Halen oturanların her yıl evlerini boyamaları gerekiyor. Hem de aynı renge yoksa ceza bile yiyebilirlermiş. Ne kadar güzel bir mantık değil mi? Bir de insana (en azından bana) bu renkli renkli evleri görünce neşe geliyor.

Bu arada Burano’da bir öğle ziyafeti çekmek isterseniz size Al Vecio Pape’yi tavsiye ederim. İtalyan yemeklerine zaten hayranım (özellikle risotto’ya). Ama bu lokantada en çok ilgimi çeken o yörenin de spesiyalitesi olan “esse” yani “s” harfi kurabiyeleriydi. Bu kurabiyeleri vino santo eşliğinde de yiyebiliyormuşsunuz. Kurabiyeler bizim bildiğimiz kurabiyelere çok benziyor. Nefisti!!!

Burano’dan ayrılırken birkaç dantel mağazasına da giriyorum. İçeridekiler ne olursa olsun size satmak diledikleri için bizim türkler gibi bayağı ısrarcı davranıyorlar fakat bol bol pazarlık da yapabilirsiniz eğer satın almayı düşünüyorsanız..

Burano’dan sonra Murano’ya doğru yol aldım. Burano’ya geldiğinizde vapur iskelesini terk etmeden vapur saatlerini kontrol etmenizi tavsiye ederim. Böylelikle benim gibi iskelede bir sonraki vapuru beklerken çok vakit kaybetmezsiniz. Murano Venedik’e daha yakın bir şehir. Venedik yakınlarındaki en büyük adadır. Tabii meşhur Murano camlarıyla ünlü bir ada. Camların kalitesinin nedeni oradaki kumun bilişimleri ve yosunların yüksek sodyum içermeleriymiş. Camın yapımı ve camcılık sanatı hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz size Cam Sanatı Müzesi’ni (Museo d’Arte Vetrario) gezmenizi tavsiye ederim. Giriş fiyatı 5,50 eurodur. Murano camları artık ya müze ve sergilerde veya turistler için yapılmaktadır. Adanın her köşesinde mağazalarda paha biçilemez eserler görebilirsiniz. Içlerinde belki bir iki eseri beğendiğimi itiraf edebilirim ama çoğu benim hoşuma gitmedi. Bazı küçük mağazalar ise turistler için çalışıyor. Hoşuma giden birkaç dekor eşyaları ve kolye uçları aldım tabii, kendimi tutamadım her zamanki gibi. Her fiyatta bir şeyler bulunuyor anlayacağınız. Camcılık sanatının dışında Murano’nun Santa Maria e San Donato Kilisesi de çok meşhur olarak biliniyor. Benim maalesef gezmek için vaktim kalmamıştı. Belki içinizde gezenler olursa yorum bırakıp okuyucularımıza düşüncelerini aktarabilirler.

Venedik’e gidip de bir günlük boş vaktiniz olursa (zor biliyorum;)), bence hemen Burano’yu ve Murano’yu doya doya gezin..

Eylül
6
Yazar: kitty   Tarih: 6 Eylül 2010    Kategori: zaman ayırın

Diyeceksiniz ki ne alakası var dün gece ile Büyükada’nın…

Yazları benim çocukluğum Büyükada’da geçti. Annemle babam çalıştıkları için büyükannemler beni her sene alıp Büyükada’daki yazlığımıza götürürdü. Yolculuğun kendisi bile müthiş bir heyecandı, bir maceraydı benim için. Yataklıyla giderdik İstanbul’a. Kompartmanlarımıza yerleşmemiz, etrafı seyretmem, yanımda sevdiklerim… Bostancı’da iner, ya ada vapurunu beklerken taze ceviz alırdık ya da vapura binince üstüne şeker serpilmiş Kanlıca Yoğurdu…   

Eve varışımızda aklımdaki ilk görüntü bahçeye açılan sarmaşıklı kırmızı demir kapımız. Onu açınca yeni bir dönem başlardı sanki… Ev açılır ve havalandırılırdı. Bu arada ben de hep başlarında, kamber misali! Bayılırdım tepelerinde olmaya, öyle cırcır konuşup rahatsız etmezdim, seyrederdim sadece ama tepelerinde! Bir yerleştik mi de gelsin oyunlar, Agatha Christie okumalar, bisiklete binmeler… Büyükbabam öğleden sonraları yürüyüşe çıkardı bazen. Ben de onunla… El ele tutuşur dolaşırdık beraber.  Değirmen’in önündeki dondurmacı favorimdi. Vişne ve şeftalili dondurmaları külaha gül şeklinde öyle güzel yerleştirirdi ki ben tabii mutluluktan çığlık çığlığa!!!

Bir öğleden sonra uykusundan nefret ederdim. Onun da orasıyla ilgili olduğunu düşünmüyorum. Beni zorlamazlardı ama yanlız kalınca mecburen gider yatardım! Sonra sevdiğim kısım gelirdi; öğleden sonra çayları. Bahçede duran mavi salıncak ve koltuklara geçilir, tam o saatlerde geçen galetacıdan aldığımız anasonlu galetalar çayın yanında yenirdi. Ne ilginç ben her dakika onlarla oturmazdım tabii, çocuğum ya her an başka bir yerde olma potansiyelim var o zamanlar; ama bu “rituel”  toplanmalar beni ne mutlu edermiş meğer! Diyorum hep ben seviyorum kalabalık aile mevhumunu diye! Şimdi şimdi anlıyorum aileyi biraraya getiren büyükannemmiş. İstanbul’daki kuzenlerim gelirdi, teyzem bazen dayım… Hep büyükannem organize etmiş, hep önem vermiş buluşmalarımıza…

 Ve kahvaltılarımız… Hani gözlerinizi kapatırsınız ve burnunuza gelen koku size bir yer, bir şey anımsatır. Benim için Büyükada demek kızarmış ekmek, beyaz peynir ve erik marmeladı demektir! Bunlar gözlerimi kapayıp Büyükada’yı düşündüğümde ilk aklıma gelen şeyler. Büyükada kahvaltılarımız yani… Büyükbüyükbabam ekmekleri kızartırdı. Yanında da beyazpeynir ve ev yapımı erik marmeladı olurdu ki ben çok az yemek yiyen bir çocuktum bunların aklıma gelen ilk şeyler olması beni şaşırtmıştır hep!

Dün gece evde erik marmeladı yaptım. Marmeladı yaparken kendimi bir ahçı sandım ki sormayın!!! Bayılıyorum erik marmeladı yapmaya! Ev mis gibi koktu! Ev çocukluğum koktu. Büyükada koktu…

Mayıs
22
Yazar: kitty   Tarih: 22 Mayıs 2010    Kategori: okuyun, zaman ayırın

Bu aralar derdim korkularımı anlamaya çalışmak. Aslında korkularımın hayatımı büyük ölçüde kısıtladıklarını hep hissetmişimdir zaten… Hissettim diyorum ya korkularımı anlamaktan bahsederken onları hissedip dile getirmekten bahsetmiyorum. Benim bahsettiğim aslında bu durumu bir adım öteye götürmek. Bunun da onları yoketmeye çalışarak değil, tam tersine kabullenip onların içinden geçerek gerçekleşebileceğini öğrendim.

Geçenlerde aklıma yaşadığım birşey geldi. Eski oturduğum mahallemde bir akşam işten döndüm yürüyorum. Oraların kalabalık bir saati. Sağımdan solumdan bir sürü insan geçiyor. Dikkatimi çekti karşıdan yaşlı bir bey geliyor. Fötr şapkasını takmış, ceketi, pantolonu gayet şık, bastonundan destek alarak yavaş yavaş yürüyor. Böyle yaşlı beyleri bayanları gördüğümde aklıma hep büyükbabamlar gelir, hüzünlenirim. Herhalde dalmışım, farketmeden de fazla mı baktım ne o beyle gözgöze geldik. Bu arada yürümeye devam ettiğimiz için aramızda kalan mesafe de azaldı. Bana selam verdi gülümseyerek. Ben de gülümsedim, selam verdim, bu arada da yanından geçmiş bulundum. Birkaç adım attıktan sonra geri dönüp bakma isteği duydum, sebepsiz. Bir baktım o bey de arkasını dönmüş bana bakıyor gülümseyerek… İçimden yanına gidip yardım isteyip istemediğini sormak geldi ama korktum. Malum büyük şehirde yaşıyoruz ya, kimin nesi belli değildir ya…
Sizce yanına gitsem, yardıma ihtiyacı varsa gideceği yere kadar eşlik etsem ne olurdu? Bu şekilde yürüdüğüne göre fazla uzak oturuyor olamazdı. Şimdi düşünüyorum da, “bu ne mızmızlık be kardeşim!” diyorum kendime…
Düşünün yani bu kadar yüksekti korkunun seviyesi bende…

Yeni bitirdiğim bir kitap var, Osho’nun kitaplarından biri. Adı “Korku”. Onun kitaplarını sevmemin en önemli nedenlerinden biri hayattan bahsetmesi… Her zaman “biliyoruz biz bunları canım!” dediğimiz şeylerin aslında o kadar da bilinir ve basit olmadığını keşfediyorum kitaplarını okuduğumda. Bu “basit” kelimesi de ayrı bir konu zaten… Siz hiç basit dediğimiz birçok kavramın aslında hiç de basit açıklanamayan şeyler olduğunu düşündünüz mü? Benim aklımı kurcalar bu durum zaman zaman… İşte bu kitapta söylemek isteyip de bir türlü bulamadığımız kelimeler bulunmuş ve dile getirilmiş sanki. Okuyup düşündükçe “evet gerçekten de bu böyle” diyor insan… Okuduklarım sayesinde bu küçük keşifleri yapmak hoşuma gidiyor… Osho’nun kitabını ilk defa okuyacakların karşılaşacakları biraz farklı gelebilir. Ve biliyorum kitapta söylenenlerin bir kısmını hayata geçirmek çok zor. Çünkü batılıların yaşam tarzları doğu kültüründen çok farklı. Ama genel anlamda “olup biteni” anlamak bile büyük bir adım bence…

Kitapta çok ilgimi çeken bir konu var aslında. Birçok yerde duymuşsunuzdur eminim. Anı yaşamanın öneminden bahsedilir. Bu kitapta bunun korkuyla ne kadar alakalı olduğunu keşfettim. Korkularımızın ya geçmiş acılarımızdan ya da geleceğin bilinmezinden kaynaklandığını biliyorum. Ama anı yaşarken yani gerçekten yaşarken herhangi bir korku duymanın mümkün olmadığını hiç düşünmemiştim. Kitaba göre anı yaşarken acıyı, üzüntüyü, sevinci, mutluluğu, aşkı yaşamak mümkün ama korkuyu değil… Eğer şimdiki anı korkularla dolduruyorsak bu anı yaşamıyoruz demek. Osho’nun bu konuyla ilgili önerisi yaptığımız şeyi tam yapmak. Ona coşku katmak. Çocuk olmak. O heyecanı duyup, o coşkuyu tatmak. İşte size sevginin üretken gücü… Bu kadar “basit”…

Bu arada konu heyecandan açılmışken…
Ben genellikle çok üşürüm. Bu, yazları denize girerken de büyük bir sorun haline gelir benim için çünkü girene kadar resmen ızdırap çekerim. Aslında her seferinde bilirim ki yüzmeye başlayınca geçecek o üşüme hissi ama hayır ben bu seremoniyi her seferinde uzatıp iyice donmayı tercih ederim.
Geçen sene ilk defa içimden bir ses “atla” diye bağırdı bana. Resmen susturamadım o sesi! Size bahsettiğim şey düşündüğünüz kadar küçük ve basit: denize atlamadan önce garip, çocuksu heyecan duyan bir ben düşünün… Bir de “hadi atla!” diye bağıran içsesim… Ve…. Bilin bakalım ne oldu? Geçen sene bir ilk gerçekleşti; denizden çıkaramadılar beni! Çünkü atladım. Çünkü soğuk suya atlamaktan korkmak değil de mutlu olmak istedim. Bu bir kabus değil de macera olsun istedim. Atladıktan sonra daha çok yüzdüm, yüzdükçe ısındım, ısındıkça mutlu oldum…

Bu kadar küçük adımlar için bile olsa insanın kendini iyi hissediyor olması müthiş motive edici bence. Birçok şeyden korkan biri olarak bu sözüme güvenebilirsiniz diye düşünüyorum!
Benim bahsettiğim küçük adımlar, küçük mutluluklar… İnanıyorum ki bu küçük adımları ata ata birgün bir de bakmışız büyük korkularımız yerini sevgiye bırakmış…

Mayıs
18
Yazar: momo   Tarih: 18 Mayıs 2010    Kategori: deneyin, izleyin, zaman ayırın

Dün herhalde hayatımda ilk defa danimarkalı yönetmeni olan film izledim. Cannes film festivali nedeniyle festivalle beraber farklı yarışmalar oluyor ve ancak onlara yer bulunabiliyor. Cannes’a 20 km uzaklıkta tepelerde Valbonne köyünün küçücük sinemasında bir kısa metraj bir de uzun metraj film izleyecektim. Uzun metrajlı filmin ağır bir film olduğunu önceden biliyordum onun için moralimi hazırlamaya çalışmıştım fakat diğer film hakkında hiç araştırma yapmamıştım.

Kısa metraj filmin adı Berik. Aslında filmin sadece yönetmeni Danimarka’lı. Herşey Kazakistan’ın Semei kenti veya köyünde geçiyor. Seyirciyi etkileyen tabii ki Berik: 33 yaşında bu insanın yüzünde ciddi bir deformasyon var ve kendisi görme özürlü (nedenini filmin sonunda anlıyorsunuz). Berik dahil oyuncular aslında profesyonel değiller ama seyircinin kalbini hemen çaldılar. Hikâyeyi anlatmayacağım ama çok sade çok yalın bir hikâye. Moral bozan bir film olsa da gerçekleri gösteriyor, insanların biraz da gözünü açıyor.

Berik filmi bittikten sonra, Armadillo isimli bir buçuk saatlik film başladı. Armadillo Afganistan’da Danimarka’lıların sözde barışı sağlamak için gönderildikleri bir kamp. Film oraya 6 aylığına giden genç askerlerin psikolojisini yalın şekilde gösteriyor. Zaten film değil belgesel olarak tanıtılıyor. Bu filmi izledikten sonra halen bir yerlerde silahların konuştuğunu hatırlıyorsunuz ve insanın psikolojisinin ortamdan ne kadar etkilendiğini…Film bittikten sonra yönetmenlere soru sormamız mümkündü. Yönetmene ben sadece bu askerlerin bu belgeseli izleyip izlemediklerini sordum. Kendisi filmdeki bütün askerlerin filmin son halini izlediklerini, bazılarının kendilerini sorgulamaya başladıklarını, bazılarının sinirlendiklerini belirtti. Fakat yine de gösterime izin verdiklerini de ekledi. Çok etkileyici bir belgesel..

Bence hemen, aslında hemen olmasa da kendinizi psikolojik olarak hazır hissettiğinizde, Danimarka sinemasını Berik ve Armadillo ile keşfedin..