Bizce Hemen gezin, okuyun, tıklayın…

Nisan
14
Yazar: momo tarih:Nisan 14th, 2010    Kategori: deneyin, dinleyin, zaman ayırın

Yakında 22 yaşına basacak olan Béatrice Martin isimli Kanada’lı bu genç kızın sesi sizi çok etkileyecektir. 3 yaşında annesi sayesinde hemen piano öğrenmeye başlamıs ve sonradan piyanoya hiç elini sürmeyeceğine dair kendisine söz vermiş. Fakat bu sözü tutmayı başaramamış. İyi ki de bu sözünü tutmamış…

Çoğu şarkıları hem yazmış hem de bestelemiş. Şarkıyı dinlerken sözlerini anlamak ne kadar zor olsa da, bir kere okuduğunuzda (fransızca) bu sanatçının gerçekten çok kabiliyetli olduğunu anlayabilirsiniz. Bu yaşta bunları nasıl yazmış ve uygun bir beste ayarlamış hayretler içerisindeyim. Size « Pour un infidèle » veya « Ensemble » şarkısını dinlemenizi tavsiye ederim.  Eminim seveceksiniz..

Bence hemen  « Cœur de pirate » albümünü bulun ve dinleyin ..

Nisan
6
Yazar: kitty tarih:Nisan 6th, 2010    Kategori: zaman ayırın

 

On beş sene kadar önceydi. Bir arkadaşımın apartmanına gireceğiz. Bahçesinden geçiyorduk ki sebepsiz durdum, dönüp arkama baktım. Aslında ne bir ses duydum ne bir şey. Kuyruğunu cilveli cilveli sallayan bu tekir güzeli karşımda duruyordu. Kendimi kaybettim tabii, hemen alıp yukarı çıkardık arkadaşımla. Eve götürdüğümde güzel kızımın kapıdan içeri girmesi yetti, annemin ilk reaksiyonu “hadi gidip kum alalım!” oldu!

Aradan on beş sene geçti. Her geçen gün sevgimiz büyüdü. Kalbimizi fethetti o “muşmuş” bakışlarıyla. Binbir tane isim taktım kızıma. Hayvanseverler beni anlayacaklardır. O kadar bağlanıyorsunuz ki bir gün keyifsiz görseniz nesi var acaba diye karalar bağlıyorsunuz. Hep oynasın zıplasın istiyorsunuz. Derdini de anlatamadığı için belki, hemen içinize oturuveriyor onları keyifsiz görmek…

Son zamanlarda Kittym böyle keyifsizdi işte… Veterinerlere götürüp durduk. Tam bir teşhis koyulamadı. Çok halsizleşti, zayıfladı. Ankara’da çok güvendiğim bir veteriner arkadaşıma yollamaya karar verdik. Arabada o haliyle bile cilve yaptı kutusundan çıkarıyım diye. İyiliği için gönderdiğimi bilsin diye dua ettim, o gün çalıştığım için yanlız yollamak zorundaydım. Arkadan da izin alıp ben gidecektim. Uçağa bindirmeden önce konuştum onunla, korkmamasını söyledim. Tedirgin olduğu zamanlarda sesimi duymak hep iyi geldi ona çünkü.. Sonra da kutusunda teslim ettim görevliye, tam gidecekken içim rahat etmedi bir kez daha baktım. O da bana baktı o güzel kocaman yeşil gözleriyle… Meğer bu bir vedaymış. Yetişemedim…

Üzgün halimi gören bazı kişiler bana sırf bu yüzden evcil hayvan almadıklarını söylüyor. Bu benim anlayamadığım bir bakış açısı. Kitty’yi aldığımda ben 17 yaşımdaydım.. Genç kızlık dönemimden bugünlere kadar hep beraberdik. Bir nevi beraber büyümek… Beni koşulsuz sevdi. Keyfim yerindeyken zaten birlikte oynadık ama üzgün olduğumda da hep bildim sessiz dostumun yanımda olduğunu. Cilveler yaptı, onu hamur edip mıncıklamama izin verdi. Anne oldu ortaya 3 tane bıcırık çıktı, ailemiz büyüdü. Birgün bizden ayrılacak diye insanların bu kadar büyük bir sevgiden mahrum kalma isteğini anlamıyorum, anlamayacağım… Evet şimdi çok üzgünüm, resmen canım acıyor ama bu da hayatın bir parçası işte. Kimse kimsenin yanında ebediyen kalmıyor, kalamıyor…

Çarşafları sererken altına girip saklambaç oynamasıyla, iskemlenin sırt kısmındaki boşluklara kafasını oturtup “çin işi japon işi” olmasıyla, nuar eti ve rokfor peynirine çıldırmasıyla, fransız koltuklarda otururken takındığı asil duruşuyla(!!!), yazları dökülen kışları uzayarak kulaklarının arkasından fışkıran “filkester”leriyle, iki patisini bulduğu bütün ayakkabıların içine sokmasıyla ve daha birçok maymunluklarıyla bana o kadar çok sevgi verdi ki… Küçücük şeylerden kocaman mutlu oldum onun sayesinde… Kitty benim hayatıma dokundu. Güzel yeşil gözlü kızım benim…

Bu sevgiyi tatmak için ne bekliyorsunuz?…

Mart
15
Yazar: momo tarih:Mart 15th, 2010    Kategori: okuyun, zaman ayırın

Gerçek bir hikâye…

İnanılması zor ama gerçek bir hayat hikâyesi..

Torey L. Hayden amerikalı ünlü bir çocuk psikoloğu . İtiraf etmek gerekirse ben önceden ismini hiç duymamıştım. Kardeşim taşınırken bende birkaç kitap bırakmıştı ve  kütüphanemde bu kitabı keşfettim. İlk sayfalarını okuduktan sonra zaten elimden bırakamadım. Kitabı fransızca okudugum için, türkçe versiyonu olup olmadığını internet sitelerinde araştırdım fakat maalesef bulamadım. Kitabın ingilizce ismi “One Child” (bir çocuk), fransızca ismi ise “L’enfant qui ne pleurait pas” (ağlamayan çocuk). Çok acı cekmiş ve de acı çektirmiş Sheila adında bir çocuğun hayat hikâyesini anlatıyor. Gerçi bu çocuğa “çocuk” denilmemesi lazım bence çünkü çocukluğunu çoğu zaman yaşayamamış.

Kitaptan bir kaç satır paylaşmak istedim. Türkçe’sini bulamadığım  için fransızca okuduğumu, ondan sonra da elimden geldiğince tercümesini yazdım..

– Sheila, je ne te vois jamais pleurer. Tu n’en as pas envie?

– Je pleure jamais.

– Mais pourquoi?

– Comme ça personne ne peut me faire de mal.

Je la regardai. La froide lucidité de sa remarque était terrifiante.

– Que veux-tu dire?

– Personne peut me faire du mal. Si je pleure pas, ils savent pas que j’ai de la peine. Alors ils peuvent pas me faire de mal. Personne peut me faire pleurer non plus. Meme pas mon papa quand il me bat. Meme pas Mr. Collins. Tu as vu? Je pleure pas, même quand il me bat avec le bâton.

“- Sheila, ağladığını hiç görmüyorum. Içinden gelmiyor mu?

– Hiçbir zaman ağlamam.

– Ama niye?

– Bu sayede kimse bana acı çektiremez.

Ona baktım. Soguk ama bu açık görüşlü cevabı çok korkutucuydu.

– Ne demek istiyorsun?

– Kimse bana acı veremez. Ağlamazsam, üzüntüm olduğunu anlayamazlar. Onun için bana acı çektiremezler. Kimse beni ağlatamaz. Babam beni dövdügünde bile. Mr. Collins bile. Gördün mü bak? Beni o sopayla dövdüğü halde ben ağlamadım.

Pendant quelques minutes, nous restâmes immobiles, à nous regarder, sans gêne aucune, et dans une sorte de ravissement qui nous fit oublier momentanément le tabou qui interdit ce genre d’échange. Tant de différences: milieu, sexe, éducation, tant de choses nous séparaient. Et pourtant, d’une certaine manière nous avions réussi à nous rejoindre. Cette compréhension qui scintillait à cet instant entre nous nous laissait sans voix. Les mots étaient inutiles.

Birkaç dakika boyunca, hiç kıpırdamadan , hiç çekinmeden, aramızdaki bu tarz paylaşımları yasaklayan tabuları unutarak, birbirimize baktık. Ne kadar çok farklılık vardı: ortam, cinsiyet, egitim, ne kadar çok şey bizi farklı yapıyordu. Yine de, bir şekilde birbirimize ulaşmayı başarmıştık. Bunu anladığımız gözlerimizin ışıltısından anlaşılıyor ve bizi sessiz bırakıyordu. Kelimeler zaten gereksizdi.

Bence hemen Sheila’yı ve hayatını acı da olsa keşfedin ve One Child’ı okuyun…

Şubat
16
Yazar: momo tarih:Şubat 16th, 2010    Kategori: deneyin, gezin, zaman ayırın

Geçen yıl mayıs ayında 5 günlüğüne yine İtalya keşfine gitmeye karar vermiştim. Nedir bu Cinque Terre ? Eskiden « terre » italyanca’da köy demekmiş. Cinque de bilindiği üzere 5 (beş) anlamına geliyor. İşte bu bölge beş köyden oluşuyor. Bu köyler de birbirlerine oradaki yerlilerin zamanla inşa ettikleri yollarla bağlılar. Bu köylerin isimleri : Riomaggiore, Manorala, Corniglia, Vernazza, Monterosso. Gitmeden önce agriturismo sitesinden bir italyan arkadaşım sayesinde casa nel bosco’yu telefonla arayıp odamızı ayırdık. Casa Nel Bosco, Genova ve la Spezia kentlerinin arasında kayıp bir köyde dağ evi. Ev sahipleri aynı zamanda misafirhane gibi bir işletmeye çevirmişler evin bir kısmını. Arabayla Casa Nel Bosco’yu nihayet bulmuştuk. Evin sahibi Signora Maria Carla hiç ingilizce veya fransızca bilmediği için (türkçe konuşup konuşmadığını sormadım bile ;))bizim geliş saatimize göre oğlunu çağırmıştı. Oğlu bize Cinque Terre hakkında birkaç gerekli bilgiyi verdikten sonra ayrıldı ve beni ve eşimi Maria Carla teyzeyle başbaşa bıraktı.

Ertesi gün sabah erkenden uyanıp La Spezia’ya arabayla yarım saatte ulaştık ve de şehrin girişindeki tek bedava park yerinde arabamızı park edip gara doğru yol aldık. La Spezia’da parketmemizin nedeni, Cinque terre bölgesinde araba için yer bulmak hem çok zor hem de yollar çok dar. Onun için size tavsiyem, La Spezia’ya sabah erkenden varıp arabanızı bu ücretsiz otoparka bırakmanız. İşte o sabah, arabayı park ettikten sonra saat 11 gibi, La Spezia garından trenimize bindik ve de son ve en büyük terre’ye Monterosso’ya gittik. Cinque Terre devlet parkı olduğu için gezmek için günlük 5 euros ödemek gerekiyor. Fiyatlandırmada programınıza göre bir sürü kategori belirlenmiş. Eğer yorulup da yürümekten vazgeçerseniz, bir köyden diğer köye tren veya vapurla ulaşabilirsiniz. Monterosso’da trenden indikten sonra önce Vernazza’yı Corniglia’ya bağlayan yolun bugün ve yarın kapalı olduğunu gördük. Ama nasılsa ilk hedefinimiz Vernazza’ya gitmekti. Vernazza’ya gitmek içik 2 numaralı sentieri’yi yani patikayı takip etmek yeterli. Yörenin haritasını herhangi bir tren garından veya turizm ofisi kulüplerinden temin edebilirsiniz. Monterosso hakkında verebileceğim tek bilgi aralarında en büyük köy olması ve de sadece bu köyde kumlu bir plaj olmasıdır. Yola koyulmaya başladık ve de ben her zamanki gibi çok çabuk başladım ve de hep yokuş çıktığımıziçin belki başladıktan 15 dakika sonra ara verdim. Yollar çok dar ve de alt taraf uçurum. Yürürken çok dikkat etmek lazım. Yolları yöreliler nasıl yapmışlar gerçekten şaşırıyorum. Köy insanları bu koylarda üzüm bağları ve de zeytin ağaçları yetiştiriyorlar. Manzara gerçekten harikulade. Yolun çok yokuşlu olduğunu söyleyebilirim.

Vernazza’ya ulaşmak yaklaşık 1,5 saatimizi aldı. Vernazza köyü en romantik köy denilebilir. Aslında, jeolojik olarak, en güvenli köymüş çünkü iki kaya arasında yapılmış. Yani, deniz hiç bir tehlike değilmiş bu köy için. Vernazza’ya dağın tepesinden ulaştığınız için çok güzel bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. Evler rengarenk ve de bizim olduğumuz gün rengarenk şemsiyeler açılmıştı. Daha yeni ısınmışken, Vernazza’da çok ara vermemeye karar verip, hemen Corniglia’ya varan sentierileri aradık. Asıl yol maalesef kapalıydı. Ama biz yine de girmeyi denedik ve de az sonra görevliler yolun kapalı olduğunu söylediler 🙂 Yırtamadık. Fakat başka bir yol olduğunu da söylediler. Biz de zor olduğunu bildiğimiz halde o yola başladık. Hakikaten zormuş.. Yine yokuş, yine dar yollar.. Bazen basamaklar arasında 70-80cm aralık oluyordu. Benim dizim çok harika durumda değildi ama idare ettik. O yokuş da bayağı yorucuydu ama yavaş başladığım için herhalde sadece iki kere ara vermiştim 😉 Bu diger yolun kötü yanı anayolda da yürümek zorunda kalmamızdı. Fakat çok araba olmadığı için yine de yol fena değildi. Anayoldan da artık Corniglia gözükmüştü.

Corniglia, deniz seviyesinde olmayan tek köy. Aslında deniz kıyısında ama bir kayanın üzerinde olduğu için plaj diye bir şey yok. Daha sade bir köy Vernazza ‘yla karşılaştırırsak. Köye girerken, barda oturan biri bize ateş sordu. Sanki hani bu sıcakta ve de bu yokuşlarda sigara içme meraklısıydık. Herneyse, Corniglia’ya yine 1,5 saatte ulaşmıştık. Bir sonraki durağımız olan Manorala’ya gitmekten artık korkuyordum. 3 saat yürümüştük. Ve daha iki köy vardı. Fakat, Manorala’ya ve sonrasında Riomaggiore’ye ulaşmak bir önceki patikalara göre çok daha kolaydı. Deniz kıyısından geniş yollardan gidilebiliyordu. Zaten daha da kalabalık olmuştu yollar ve her yaştan insanlar vardı. Manorala’ya yaklaşık bir saatten az bir zamanda ulaştık. Manorala da küçük fakat rengarenk bir köy. Gerçekten çok şirin bir köy. Geceye kalmamak için tekrar çok çabuk yola koyulduk.

Riomaggiore’ye ulaşmak için meğer Via dell Amore’den geçmek gerekiyormuş. Bu yolda, insanlar birbirlerine aşkını ispatlamak için bir kilit alıyorlarmış ve de bu yolda herhangi bir yere bu kiliti kitleyip bırakıyorlarmış. Yolun her yerinde kilit vardı. Duvarlarda birçok isim yazılıydı. Bu yol da çok güzeldi. Güneşin batışını bu yolda izlemiştik. Ama ben açıkçası yeşilliğin arasında gezmeyi bin kez tercih ederim. Riomaggiore’ye vardığımızda treni kaçırmıştık. Bir saat boyunca bir sonraki treni beklememiz gerekiyordu. Riomaggiore’de çok ilginç bir şey bulamadık onun için zamanın büyük kısmını garda oturarak geçirdik. Toplam 5,5 saat yürümüşüz. Trenle La Spezia’ya ulaştıktan sonra hemen arabaya binip Casa Nel Bosco’ya döndük ve de yorgunluktan kendimizi hemen yatağa attık. Ertesi gün daha bir sürü köy gezecektik.

Bence hemen Cinque Terre’yi gezin, ama uzun bir yürüyüşe hazırlıklı olun..

Aralık
10
Yazar: momo tarih:Aralık 10th, 2009    Kategori: dinleyin, zaman ayırın

Geet ChartrouGeçen hafta sinemaya gittiğimizde filmin sonunda çok güzel bir parça dinledik. Biraz dikkatli dinlemeye başladığımızda, hiç bir müzik aleti kullanılmadığını melodiyi yaratanın sadece ıslık olduğunu fark ettik. Sinemaya gidince filmin jeneriğini sonuna kadar izlediğimiz için hemen ıslık ustasının ismini not edip ertesi gün kendisi hakkında araştırmalara başladık. Ustamızın ismi Geert Chartrou. Kendisi meğer Dünya Islık şampiyonuymuş (evet, böyle şampiyonalar bile varmış;)). Internet sitesinden bir kaç parça dinleyebilirsiniz. Mozart’ın Türk Marş’ındaki performansı gerçekten inanılmaz.

Beyler, böyle bir ıslığa hiç bir bayan dayanamaz;)

Bizce hemen dinleyin ..:)

Ağustos
18
Yazar: kitty tarih:Ağustos 18th, 2009    Kategori: zaman ayırın

Son zamanlarda sıkça düşündüğüm bir konu mutluluk… Eminim ki insanlar farklı farklı yorumluyordur; kimisi işinde tattığı başarıyla yakalamaya çalışıyordur mutluluğu, kimisi ise özel hayatında bulduğu huzurla… Peki ya ikisi birden olamaz mı sence diye sorarsanız; şimdiye kadar kafamda hep şu baskın düşünce vardı: hayatımız o kadar koşuşturmaca halinde geçiyor ki, hem işinde hem özel hayatında bunu tadabilenler şanslı ender insanlar… Ama artık herşey biraz farklı benim için… Sanırım değiştim…

Şanslı olduklarını inkar edemeyeceğim. O konudaki düşüncelerimi aynen koruyorum. Sadece eskiden düşündüğüm kadar ender rastlanır değiller kanımca. Daha doğrusu, kafamda “ender” kelimesinin bir şekilde “ulaşılamaz”la özdeşleşmiş olduğunu farkettim: “Birşey ender rastlanıyorsa, benim için o ulaşılmazdır”….

Ben hep biraz mesafe bırakmışım mutlulukla aramda… Belki biraz yanlış yerlerde aradığımdan, belki de korktuğumdan. Mutlu olmaktan korkulur mu canım diyebilirsiniz, ama korku büyüdükçe iyi şeyleri de içine çeker bir hal alıyor.

Üniversite sınavlarına hazırlanırken özel matematik dersi aldığım hocam Osman Bey ile ders aralarında sohbet ederdik… Dikkatim dağılmaya mı başladı hemen küçük hikayeler anlatıverirdi. Hoş beş gülerken bir bakardım yeni bir denklem karşımda çözülmeyi bekliyor.. Bu sohbetlerin birinde bana şu soruyu sordu: “İyi bir iş mi yoksa iyi bir eş mi?”. Ben de üniversite sınavlarına hazırlanıyorum ya, motive olmuşum ya “İyi bir iş!” deyiverdim. O kendimden emin halimi görmeniz lazımdı. Bana gülümsedi, “Bence iyi bir eş” dedi. O zamanlar ben bunu, doğru cevabı ikinci şık olan çoktan seçmeli bir soru gibi algıladım, sanki “iyi bir iş” şıkkının üstü çizilmeli gibi…

Şimdi düşünüyorum, acaba hayatta bu kadar net sınırlar var mı diye. Kimbilir belki de bazılarımız için vardır. Herşeyi deneyimlemiş, yaşamış, görmüş gibi bir havaya bürünmek istemiyorum. Böyle birşeyin kıyısından bile geçemem. Ama inandığım birşey var: Hayata  nasıl davranıyorsan hayat da sana öyle davranıyor..

Ayşe Arman’ın 18 Haziran 2008’de Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan bir yazısı var. (http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=9207254&yazarid=12&tarih=2008-06-18) Gaye’cimle bayıldığımız bir yazı bu. Onu sizlerle paylaşmak istiyorum.

 Bu arada sanırım Osman Bey haklı. Bana göre mutluluk tam da burada başlıyor…

 

Düğün

Annem, babam, ablam, eniştem, iki yeğenim ve erkek kardeşim, evet kalabalık bir ekip (!) Adana’dan uçağa biniyorlar.

Biz Alya ile onlara İstanbul havaalanında katılıyoruz.

Sonundaaa buluştuk!

Bir kucaklaşma, bir sarılma…

Güle oynaya Frankfurt uçağına biniyoruz, ver elini Almanya.

Dörtte biri Alman Alya, Oma Meki‘sinin memleketine ilk kez gidiyor.

Kuzen Oliver’ın düğünü var, bizim kız, ailenin Alman kanadıyla tanışacak.

* * *

İnsanın annesinin Alman olmasının getirdiği en büyük avantaj, Allah sizi inandırsın, Alman pasaportu. Kolay geçiş hakkı. Kuyruklara girmeden cırt diye EC kapısından geçiveriyorsun. Patlıcan rengi pasaportunu gösterdin mi, yetiyor, bakmıyorlar bile.

Annen Almansa, 7 sülalen Alman pasaportu alabiliyor, Alya‘nın bile var.

Pasaport kontrolünden geçiyoruz…

Sürekli bir şamata hali…

Alya, kucaktan kucağa dolaşıyor.

Ve seyahatin en kral olayını gerçekleştiriyoruz:

Frankfurt Havaalanı’nda kocaman beyaz bir minübüs kiralıyoruz.

İçine doluşuyoruz.

Budur.

Arabayı (kardeşim) Nevzat kullanıyor, bir de JPS takıyor, babam haritacıdır tabii hiç hoşuna gitmiyor, o istiyor ki haritalara bakarak yolları bulalım, bizim çocukluğumuzdaki gibi.

Annem teknoloji harikası JPS’e kafayı takıyor, e peki nasıl oluyor, bu alet bize gideceğimiz yeri nasıl söylüyor, e işte Mami uyduya bağlı bir şey bu, e nereden biliyor, arabanın ne yöne gittiğini…

Sonunda vazgeçiyoruz anlatmaktan.

Alya bildiği bütün şarkıları söylüyor yol boyu.

Bir de İngilizce 1’den 20’ye kadar sayıyor, ama 14’ü hep unutuyor.

Hatırlatana da kızıyor.

Tamam 14 yok.

Aynı şekilde de ey, bi, ci, di, i, ef, gi şarkısını bağırarak söylüyor.

O esnada kucağımda yatıyor ve ısırmalık ayaklarını cama yapıştırıyor.

Yol boyu her benzin istasyonundan dondurma almak istiyor ve oyuncak…

“Ama anne küçük bir oyuncak… Azıcık… Bir de elma suyu…”Tabii içiyor…

 

Ve çişi geliyor…

Biri, Mc Donald’s görüyor, patates kızartması istiyor, diğeri “Aaa spargel satıyorlarmış (kuş konmaz) hadi duralım!” diyor.

O kadar çok duruyoruz, o kadar çok gülüyoruz ki anlatamam.

Her kafadan bir ses çıkıyor, herkes bir şey anlatıyor, fakat herkes aynı anda konuştuğu için bir uğultudan başka bir şey duyulmuyor, zaten ne anlattığımızın da önemi yok, maile birlikteyiz ya…

* * *

Düğün, şarap bağlarının olduğu minik bir kasabada.

Otelimize varıyoruz.

Küçücük bir otel.

Bir bağ evinden bozma.

Avlulu mavlulu.

Her tarafından koruklar, üzümler sarkıyor.

Zeytinyağı ve şarap şişeleri mekanı güzelleştiriyor.

Ahşap masalar, bembeyaz masa örtüleri, taş heykeller…

Şık ama rahat.

Hepimiz aynı koridora sıralanmış odalarda kalıyoruz..

Karşı odada Ela ve Lárá.

Alya iki de bir onların odasına kaçıyor, oradan da (ablam) Suna’nın ve eniştem Keko‘nun odasına. Sonra Nevzat’ın, Mami ve babamın…

Kahvaltıya gidene kadar her yatakta bir posta keyif yapıyor hanımefendi!

Hayatım boyunca unutmayacağım görüntülerden biridir, düğüne hazırlanırken herkes yüksek sesle birbirinden bir şey istiyor, fönü versene, saç maşası nerede, rimelini kullanabilir miyim, nasıl olmuşum… Herkesin ayaklar çıplak ve odadan odaya deplasman halinde, ya bir şey alıyor ya veriyor… Sürekli bir hareket söz konusu, film karesi gibi…

* * *

Kızım diye söylemiyorum Alya çok şekerdi.

Üzerinde nedime kıyafeti vardı.

Bir tür gelinlik.

Eteğin ucunda tel var, orta çağ kıyafeti gibi kabarık duruyor.

Pek bir asil.

Bu kıyafeti Alya’nın en yakın arkadaşlarından Lila‘nın annesi Demet, Mahmutpaşa‘dan almış, o kadar güzel bir şey ki, yemin ediyorum büyüğünü bulsam ben alırım.

Hepimiz aşağı iniyoruz.

Ben size bir şey söyleyeyim mi, ailenin Türk kanadı müthiş!

Almanlara basar, onlar bizim yanımızda rüküş kaldılar, hemen bir dedikodu çeviriyoruz, hatta çok ayıp ama giydikleri ayakkabılar yüzünden onları zevksizlikle eleştiriyoruz.

En çok da annem Almanların dedikodusunu yapıyor!

* * *

Bu kuzen, daha entel, Berlin’de yaşıyor belgeselci.

Nikahta canlı klasik müzik çalındı ve aryalar söylendi.

Şarkı söyleyenleri görünce Alya dayanamadı katılmak istedi, tabii hemen rezalet çıkmasın diye kucağıma aldım, dışarı götürdüm.

Çocukken birlikte oynadığım herkes kazık kadar olmuş, hepsinin artık çocuğu var, sohbet ediyoruz. Arnavut kaldırımlı minicik bir kasaba, çanlar çalıyor, hava güzel, ailenin bütün çocukları koşturuyor.

Aklım çıkıyor, Alya, kıyafetinin ucuna bastı, basacak, iki seksen yere uzanacak, kafası yarılacak… Bu arada, annem ve dayım küs… Yıllardır… Bitmeyen hesaplaşma. Her ailede olur ya. Anneannemi aramadığı için iki kız kardeş, abileriyle konuşmuyorlar. Dayımın, anneannemi aramamasının sebebi ise, çocukken annesinin, kızlarına iltimas geçtiğini düşünmesi. Anneme göre bunu onun kafasına sokan Brigitte yengem. Böyle saçma sapan bir hikaye. Annem ve teyzem dayıma “94 yaşındaki bir kadını cezalandırmanın ne manası var?” diyor.

Evlenen, onun oğlu.

Kuzen davet etti bizi, dayı değil.

Bir bakıyoruz, annem ve dayım birbirlerine bakarak ağlıyorlar.

Barışıyorlar, aman Allah’ım ne güzel!

Babam sigarayı bırakmıştı tekrar başlamış, bir bankta oturmuş açık havada sigara içiyor, ben aileyi fotoğraf için bir araya getirmeye çalışıyorum, ablam “Bu Almanlarla uğraşamayacağım, zaten değmezmiş! Topuklu ayakkabılarımı çıkarıyorum, düz ayakkabı giyeceğim” diyor, Alya hazine peşinde, “Anne, şu dükkanda tahta oyuncak satıyorlar, azıcık alalım…” diyor.

Ve şarap içmeye başlıyoruz.

Sarhoş olmak harika bir duygu.

Hele ailen etrafındayken…