Bizce Hemen gezin, okuyun, tıklayın…

Mayıs
26
Yazar: kitty tarih:Mayıs 26th, 2011    Kategori: okuyun

                                                                                           

Belki tuhaf gelecek sizlere ama benim hiçbir zaman “bir gün şöyle şato gibi kocaman bir evim olsun” diye hayalim olmadı. Gerçekten… Bunun üstüne de uzun süre düşündüm aslında. Neden acaba diye… Ki düşünün ben iç mimarım; evler benim için önemlidir, özeldir… Sonra bir anda bir ışık yandı sanki kafamın içinde. İşte tam da bu yüzden böyle düşünüyorum dedim; çünkü evler benim için önemlidir!

Sanılmasın ki kibrit kutusu gibi bir evim olsun hayaliyle yaşıyorum. Aksine, bir sürü hayalim var bu konuda!! Rahat edeceğim bir yer olsun, bahçesi olsun bakmaya doyamayım, odaları, salonu rahat ve ferah olsun. Detaylarıyla tek tek ilgileneyim.. Sonra ailemi, sevdiklerimi toplayacağım sıcak bir ortamı olsun, bayılacağım bir mutfağım olsun. Mutfağımdan çıkmak istemeyeyim, o kadar seveyim mutfağımı! Misafirim eksik olmasın gülelim eğlenelim, yani yaşayalım isterim evimde…

Şato hayali ters düşüyor benim kafamdakilerle anlayacağınız 🙂 Evimin hakimi olmalıyım ben, kıyısını köşesini bilmeliyim. Herbir yerini özenerek, zevkime göre döşemeliyim…

İşte böyle hayaller içinde birgün kitapçıda kitap karıştırıyorum. O, bu derken elim bu kitaba gitti. Ve inanamadım. Karşımda hayallerim… Sayfalarında göz gezdirdikçe rahatlıkla içimde çığlık atma isteği doğdu diyebilirim!

Kitap Provence ve Cote d’Azur’deki 22 evin kapılarını açıyor bizlere. Muhteşem bir doğa ve inanılmaz güzellikte taş evler! Oradaki yaşam tarzı hakkında ipuçları da çok güzel verilmiş. Bazı sayfalarında kurulmuş sofralar görüyorsunuz örneğin. O tabak çatal takımlara, seramiklere ya da masanın ortasına bahçeden toplanmış çiçeklerin konduğu vazoya, kabın içindeki bereketli narlara bakıyım derken kendinizi kaptırıveriyorsunuz zaten… Ayrıca evlerin farklı iç mekanlarına da ayrıntılı bir şekilde yer verilmiş. Provençal yaşam tarzını sevenlerin ilham alacaklarını düşündüğüm muhteşem bir kitap.

İnsanların ömürlerine ömür katar bence böyle yerler. Hep böyle düşündüm, tüm kalbimle inandım buna ben…

Mayıs
13
Yazar: kitty tarih:Mayıs 13th, 2011    Kategori: okuyun

 

 

Yepyeni bir dünyaya adım atmaya hazır olun. Tabiatın değerli olduğu, yaşamların daha uzun sürdüğü bir dünyaya…

Okumaya doyamayacağınız bir kitap… Elinizden bırakamayacağınız…

Hikayenin etki alanına hemen giriyorsunuz. Ayrıntılar o kadar davetkar ki girmemek mümkün değil zaten! Hayalgücünüzle birlikte kendinizi bir anda orada buluveriyorsunuz…

Kitabı elinize alır almaz sayfaların içinde hazinelerin gizlendiğini hissediyor, yapacağınız keşiflerin sizi mutlu edeceğini biliyorsunuz.

Gözleriniz satırlarda dolaşırken durmak ve düşünmek istiyorsunuz, okuduklarınızın hakkını vermek, onları hazmetmek için…

Ve kendinize soruyorsunuz:  “İleriki sayfalarda beni neler bekliyor?”. Merak ediyorsunuz. “Kitap bitmesin” diyorsunuz içinizden, “bitmesin ve ben keşfetmeye devam edeyim”…

Başından sonuna kadar böyle okudum kitabı.

Şairin Romanı kulağınıza fısıldanan “Hayat’ın hikayesi” sanki… Çok çok çok güzel bir kitap…

www.murathanmungan.com/

Kasım
10
Yazar: momo tarih:Kasım 10th, 2010    Kategori: dinleyin, okuyun, zaman ayırın

Şiir yazmak bir sanattır. Peki ya okumak, yorumlamak o da bir kabiliyet ister bence.  Fransız edebiyatçısı Jean-Loup Dabadie’nin Le temps qui reste (Geriye kalan zaman) adlı şiirini onun yakın dostu, oyun ve ses sanatçısı Serge Reggiani yorumladığında, o şiir daha da bir güç kazanıyor sanki. Herhalde onun içindir ki bazı insanlar bu şiire şarkı diyorlar. Bu şarkının fransızca sözlerini ve elimden geldiğince türkçe cevirisini paylaşmak istedim. Bence hemen okuyun, okuduktan sonra da fransızcanız yoksa bile yorumu buradan dinleyin…

Le temps qui reste

Combien de temps…
Combien de temps encore
Des années, des jours, des heures combien?
Quand j’y pense mon coeur bat si fort…
Mon pays c’est la vie.
Combien de temps…
Combien

Je l’aime tant, le temps qui reste…
Je veux rire, courir, parler, pleurer,
Et voir, et croire
Et boire, danser,
Crier, manger, nager, bondir, désobéir
J’ai pas fini, j’ai pas fini
Voler, chanter, partir, repartir
Souffrir, aimer
Je l’aime tant le temps qui reste

Je ne sais plus où je suis né, ni quand
Je sais qu’il n’y a pas longtemps…
Et que mon pays c’est la vie
Je sais aussi que mon père disait:
Le temps c’est comme ton pain…
Gardes en pour demain…

J’ai encore du pain,
J’ai encore du temps, mais combien?
Je veux jouer encore…
Je veux rire des montagnes de rires,
Je veux pleurer des torrents de larmes,
Je veux boire des bateaux entiers de vin
De Bordeaux et d’Italie
Et danser, crier, voler, nager dans tous les océans
J’ai pas fini, j’ai pas fini
Je veux chanter
Je veux parler jusqu’à la fin de ma voix…
Je l’aime tant le temps qui reste…

Combien de temps…
Combien de temps encore?
Des années, des jours, des heures, combien?
Je veux des histoires, des voyages…
J’ai tant de gens à voir, tant d’images..
Des enfants, des femmes, des grands hommes,
Des petits hommes, des marrants, des tristes,
Des très intelligents et des cons,
C’est drôle, les cons, ça repose,
C’est comme le feuillage au milieu des roses…

Combien de temps…
Combien de temps encore?
Des années, des jours, des heures, combien?
Je m’en fous mon amour…
Quand l’orchestre s’arrêtera, je danserai encore…
Quand les avions ne voleront plus, je volerai tout seul…
Quand le temps s’arrêtera..
Je t’aimerai encore
Je ne sais pas où, je ne sais pas comment…
Mais je t’aimerai encore…
D’accord?

Geriye kalan zaman

Ne kadar zaman…
Daha ne kadar zaman
Kaç yıl, kaç gün, kaç saat, ne kadar ?
Düşündüğümde kalbim ne kadar hızlı çarpıyor..
Benim hayatım yurdumdur.
Ne kadar zaman…
Ne kadar

O kadar seviyorum ki, kalan zamanı
Koşmak, konuşmak, ağlamak istiyorum
Ve görmek ve inanmak
Ve içmek, dans etmek
Bağırmak, yemek, yüzmek, sıçramak, karşı gelmek
Daha bitmedi, daha bitmedi
Uçmak, şarkı söylemek, gitmek, yeniden gitmek
Acı çekmek, sevmek
O kadar seviyorum ki, kalan zamanı

Nerede doğduğumu artık bilmiyorum, veya ne zaman
Çok uzun zaman olmadığını biliyorum..
Ve yurdumun hayatım olduğunu..
Bir de biliyorum ki babam bana :
Zaman ekmeğin gibidir derdi…
Yarın için de biraz bırak…

Daha ekmeğim var
Daha zamanım var, ama ne kadar ?
Daha oynamak istiyorum…
Dağlar kadar gülmek istiyorum,
Fırtınalar kadar gözyaşı dökmek istiyorum
Dolu gemiler kadar şarap içmek istiyorum
Bordeaux ve İtalyan şarapları
Ve dans etmek, bağırmak, uçmak, yüzmek bütün okyanuslarda
Daha bitmedi, daha bitmedi
Sarkı söylemek istiyorum
Sesimin sonuna kadar konuşmak istiyorum…
O kadar seviyorum ki kalan zamanı…

Ne kadar zaman…
Daha ne kadar zaman ?
Kaç yıl, kaç gün, kaç saat, ne kadar ?
Hikâyeler, yolculuklar istiyorum…
Daha birçok insan birçok resim görmeliyim..
Çocuklar, kadınlar, büyük adamlar,
küçük adamlar, komik adamlar, üzgün adamlar,
çok zekiler ve salaklar,
Ne komik, bu salaklar, dinlendiriyorlar,
Güllerin ortasındaki yaprak gibiler…

Ne kadar zaman…
Daha ne kadar zaman?
Kaç yıl, kaç gün, kaç saat, ne kadar ?
Umurumda değil sevgilim..
Orkestra durduğunda ben halen dans ediyor olacağım…
Uçaklar uçmayı bırakınca ben yalnız uçacağım…
Zaman durunca…
Seni hala seveceğim
Nerede veya nasıl bilemiyorum…
Ama seni hala seveceğim…
Anlaştık mı ?

Ekim
12
Yazar: kitty tarih:Ekim 12th, 2010    Kategori: okuyun

Bitirdiğim son kitap bayağı eski bir kitap, 1996 yılında basılmış ilk kez. Tahminimce çoğumuz tarafından en azından isim olarak da olsa biliniyor. Paulo Coelho’nun üçüncü romanı olan Simyacı’dan bahsediyorum… Ben yeni okudum. Adını duymuştum hep ama karşıma yeni çıktı işte…

Simyacı, hazine arayan bir çobanın yolculuk öyküsü. Aslında bu kadar bilindik bir kitabı gönül rahatlığıyla yazmamın nedeni önceden okumuş olanların bile tekrar severek okuyabileceklerini düşünmem. Bazı şeyleri hatırlamaya ihtiyaç duyabiliriz zaman zaman…

Roman bizim yolculuğumuzu anlatıyor. Her birimizin kendi yolculuğunu. İçimizin derinliklerinden su yüzüne çıkartılan yalın gerçeklerden bahsediyor sanki. Unuttuklarımızı hatırlatıyor, düşündürüyor, ta uzaklara götürüyor, sonra da o “uzakların” aslında o kadar uzak olmadığı konusunda bizim için işaretler bırakıyor…

Kitap ruhunuza hitap edecek… Çünkü yürekten yazılmış bir kitap. Okumadıysanız okuyun, okuduysanız da unuttuklarınızı hatırlamak için kendinize bir fırsat verin. Her seferinde yeni keşifler yapacak, mutlu olacaksınız…

Mayıs
22
Yazar: kitty tarih:Mayıs 22nd, 2010    Kategori: okuyun, zaman ayırın

Bu aralar derdim korkularımı anlamaya çalışmak. Aslında korkularımın hayatımı büyük ölçüde kısıtladıklarını hep hissetmişimdir zaten… Hissettim diyorum ya korkularımı anlamaktan bahsederken onları hissedip dile getirmekten bahsetmiyorum. Benim bahsettiğim aslında bu durumu bir adım öteye götürmek. Bunun da onları yoketmeye çalışarak değil, tam tersine kabullenip onların içinden geçerek gerçekleşebileceğini öğrendim.

Geçenlerde aklıma yaşadığım birşey geldi. Eski oturduğum mahallemde bir akşam işten döndüm yürüyorum. Oraların kalabalık bir saati. Sağımdan solumdan bir sürü insan geçiyor. Dikkatimi çekti karşıdan yaşlı bir bey geliyor. Fötr şapkasını takmış, ceketi, pantolonu gayet şık, bastonundan destek alarak yavaş yavaş yürüyor. Böyle yaşlı beyleri bayanları gördüğümde aklıma hep büyükbabamlar gelir, hüzünlenirim. Herhalde dalmışım, farketmeden de fazla mı baktım ne o beyle gözgöze geldik. Bu arada yürümeye devam ettiğimiz için aramızda kalan mesafe de azaldı. Bana selam verdi gülümseyerek. Ben de gülümsedim, selam verdim, bu arada da yanından geçmiş bulundum. Birkaç adım attıktan sonra geri dönüp bakma isteği duydum, sebepsiz. Bir baktım o bey de arkasını dönmüş bana bakıyor gülümseyerek… İçimden yanına gidip yardım isteyip istemediğini sormak geldi ama korktum. Malum büyük şehirde yaşıyoruz ya, kimin nesi belli değildir ya…
Sizce yanına gitsem, yardıma ihtiyacı varsa gideceği yere kadar eşlik etsem ne olurdu? Bu şekilde yürüdüğüne göre fazla uzak oturuyor olamazdı. Şimdi düşünüyorum da, “bu ne mızmızlık be kardeşim!” diyorum kendime…
Düşünün yani bu kadar yüksekti korkunun seviyesi bende…

Yeni bitirdiğim bir kitap var, Osho’nun kitaplarından biri. Adı “Korku”. Onun kitaplarını sevmemin en önemli nedenlerinden biri hayattan bahsetmesi… Her zaman “biliyoruz biz bunları canım!” dediğimiz şeylerin aslında o kadar da bilinir ve basit olmadığını keşfediyorum kitaplarını okuduğumda. Bu “basit” kelimesi de ayrı bir konu zaten… Siz hiç basit dediğimiz birçok kavramın aslında hiç de basit açıklanamayan şeyler olduğunu düşündünüz mü? Benim aklımı kurcalar bu durum zaman zaman… İşte bu kitapta söylemek isteyip de bir türlü bulamadığımız kelimeler bulunmuş ve dile getirilmiş sanki. Okuyup düşündükçe “evet gerçekten de bu böyle” diyor insan… Okuduklarım sayesinde bu küçük keşifleri yapmak hoşuma gidiyor… Osho’nun kitabını ilk defa okuyacakların karşılaşacakları biraz farklı gelebilir. Ve biliyorum kitapta söylenenlerin bir kısmını hayata geçirmek çok zor. Çünkü batılıların yaşam tarzları doğu kültüründen çok farklı. Ama genel anlamda “olup biteni” anlamak bile büyük bir adım bence…

Kitapta çok ilgimi çeken bir konu var aslında. Birçok yerde duymuşsunuzdur eminim. Anı yaşamanın öneminden bahsedilir. Bu kitapta bunun korkuyla ne kadar alakalı olduğunu keşfettim. Korkularımızın ya geçmiş acılarımızdan ya da geleceğin bilinmezinden kaynaklandığını biliyorum. Ama anı yaşarken yani gerçekten yaşarken herhangi bir korku duymanın mümkün olmadığını hiç düşünmemiştim. Kitaba göre anı yaşarken acıyı, üzüntüyü, sevinci, mutluluğu, aşkı yaşamak mümkün ama korkuyu değil… Eğer şimdiki anı korkularla dolduruyorsak bu anı yaşamıyoruz demek. Osho’nun bu konuyla ilgili önerisi yaptığımız şeyi tam yapmak. Ona coşku katmak. Çocuk olmak. O heyecanı duyup, o coşkuyu tatmak. İşte size sevginin üretken gücü… Bu kadar “basit”…

Bu arada konu heyecandan açılmışken…
Ben genellikle çok üşürüm. Bu, yazları denize girerken de büyük bir sorun haline gelir benim için çünkü girene kadar resmen ızdırap çekerim. Aslında her seferinde bilirim ki yüzmeye başlayınca geçecek o üşüme hissi ama hayır ben bu seremoniyi her seferinde uzatıp iyice donmayı tercih ederim.
Geçen sene ilk defa içimden bir ses “atla” diye bağırdı bana. Resmen susturamadım o sesi! Size bahsettiğim şey düşündüğünüz kadar küçük ve basit: denize atlamadan önce garip, çocuksu heyecan duyan bir ben düşünün… Bir de “hadi atla!” diye bağıran içsesim… Ve…. Bilin bakalım ne oldu? Geçen sene bir ilk gerçekleşti; denizden çıkaramadılar beni! Çünkü atladım. Çünkü soğuk suya atlamaktan korkmak değil de mutlu olmak istedim. Bu bir kabus değil de macera olsun istedim. Atladıktan sonra daha çok yüzdüm, yüzdükçe ısındım, ısındıkça mutlu oldum…

Bu kadar küçük adımlar için bile olsa insanın kendini iyi hissediyor olması müthiş motive edici bence. Birçok şeyden korkan biri olarak bu sözüme güvenebilirsiniz diye düşünüyorum!
Benim bahsettiğim küçük adımlar, küçük mutluluklar… İnanıyorum ki bu küçük adımları ata ata birgün bir de bakmışız büyük korkularımız yerini sevgiye bırakmış…

Mart
15
Yazar: momo tarih:Mart 15th, 2010    Kategori: okuyun, zaman ayırın

Gerçek bir hikâye…

İnanılması zor ama gerçek bir hayat hikâyesi..

Torey L. Hayden amerikalı ünlü bir çocuk psikoloğu . İtiraf etmek gerekirse ben önceden ismini hiç duymamıştım. Kardeşim taşınırken bende birkaç kitap bırakmıştı ve  kütüphanemde bu kitabı keşfettim. İlk sayfalarını okuduktan sonra zaten elimden bırakamadım. Kitabı fransızca okudugum için, türkçe versiyonu olup olmadığını internet sitelerinde araştırdım fakat maalesef bulamadım. Kitabın ingilizce ismi “One Child” (bir çocuk), fransızca ismi ise “L’enfant qui ne pleurait pas” (ağlamayan çocuk). Çok acı cekmiş ve de acı çektirmiş Sheila adında bir çocuğun hayat hikâyesini anlatıyor. Gerçi bu çocuğa “çocuk” denilmemesi lazım bence çünkü çocukluğunu çoğu zaman yaşayamamış.

Kitaptan bir kaç satır paylaşmak istedim. Türkçe’sini bulamadığım  için fransızca okuduğumu, ondan sonra da elimden geldiğince tercümesini yazdım..

– Sheila, je ne te vois jamais pleurer. Tu n’en as pas envie?

– Je pleure jamais.

– Mais pourquoi?

– Comme ça personne ne peut me faire de mal.

Je la regardai. La froide lucidité de sa remarque était terrifiante.

– Que veux-tu dire?

– Personne peut me faire du mal. Si je pleure pas, ils savent pas que j’ai de la peine. Alors ils peuvent pas me faire de mal. Personne peut me faire pleurer non plus. Meme pas mon papa quand il me bat. Meme pas Mr. Collins. Tu as vu? Je pleure pas, même quand il me bat avec le bâton.

“- Sheila, ağladığını hiç görmüyorum. Içinden gelmiyor mu?

– Hiçbir zaman ağlamam.

– Ama niye?

– Bu sayede kimse bana acı çektiremez.

Ona baktım. Soguk ama bu açık görüşlü cevabı çok korkutucuydu.

– Ne demek istiyorsun?

– Kimse bana acı veremez. Ağlamazsam, üzüntüm olduğunu anlayamazlar. Onun için bana acı çektiremezler. Kimse beni ağlatamaz. Babam beni dövdügünde bile. Mr. Collins bile. Gördün mü bak? Beni o sopayla dövdüğü halde ben ağlamadım.

Pendant quelques minutes, nous restâmes immobiles, à nous regarder, sans gêne aucune, et dans une sorte de ravissement qui nous fit oublier momentanément le tabou qui interdit ce genre d’échange. Tant de différences: milieu, sexe, éducation, tant de choses nous séparaient. Et pourtant, d’une certaine manière nous avions réussi à nous rejoindre. Cette compréhension qui scintillait à cet instant entre nous nous laissait sans voix. Les mots étaient inutiles.

Birkaç dakika boyunca, hiç kıpırdamadan , hiç çekinmeden, aramızdaki bu tarz paylaşımları yasaklayan tabuları unutarak, birbirimize baktık. Ne kadar çok farklılık vardı: ortam, cinsiyet, egitim, ne kadar çok şey bizi farklı yapıyordu. Yine de, bir şekilde birbirimize ulaşmayı başarmıştık. Bunu anladığımız gözlerimizin ışıltısından anlaşılıyor ve bizi sessiz bırakıyordu. Kelimeler zaten gereksizdi.

Bence hemen Sheila’yı ve hayatını acı da olsa keşfedin ve One Child’ı okuyun…

Ağustos
18
Yazar: momo tarih:Ağustos 18th, 2009    Kategori: izleyin, okuyun

Bundan yaklaşık 5-6 yıl önce, kardeşim taşınırken kitaplarını bana bırakmıştı. Kitaplarını kütüphaneme yerleştirirken, incecik bir kitap ilgimi çekmişti. Yazarını önceden radyoda  duymuştum: Eric Emmanuel Schmidt. “İncecik kitap, hemen de okurum, oh ne güzel” dedim kendime ve  hemen okumaya başladım. Kitabın fransızca ismi “Oscar et la dame rose”; “Oskar ve pembeli kadın” olarak tercüme edilebilir.

Kitap 10 yaşında lösemi hastası olan bir cocuğun hastanedeki yaşadığı son günlerini ve onunla ilgilenmeye çalışan pembeli kadınla olan ilişkisini anlatıyor. Oskar isimli bu çocuk hastalığını ve ölüm konusunu ancak bu kadınla rahat rahat konuşabiliyor ve kafasında saç olmamasından sikayetçi olduğunu söylüyor. Bunun üzerine de “Mamie-Rose” yani “Pembeli Nine”, ona her gün Tanrı’ya bir mektup yazmasını tavsiye ediyor ve yaşayacak çok fazla zamanı olmadığını bildiği için ve  büyükleri daha iyi anlayabilmesi için kendisini her gün 10 yıl yaşlanmış gibi hissetmesini tavsiye ediyor. Bunun üzerine Oscar, bu hasta durumu yüzünden Tanrı’ya pek fazla inanmadığı halde, her gün bir mektup yazmaya başlıyor ve her gün bir on yıl yaşlanmış halini anlatıyor.

10 yaşındaki bir çocuğun tüm bir hayatı nasıl kolay dille anlattığını okuyorsunuz. Küçük olayların hayatınıza ne kadar çok şey kattığının farkına varıyorsunuz. Gerçekten çok güzel bir kitap. Okuması çok zaman almıyor ama size tavsiyem her bölümüne bir hafta zaman ayırın çünkü kitap o kadar ince olmasına rağmen çok fazla ders içeriyor.

Bu kitabın kutuphanenizde her zaman yer değistireceğinden eminim. İnternette biraz araştırma yaptıktan sonra kitabın türkçe adının “Oskar ve Pembeli Meleği” olduğunu buldum ve bu öyküyü Yıldız Kenter’in sahnelediğini kesfettim; bu kadar güzel bir kitabı, o kadar çok sevdiğim bir oyuncunun da tiyatroya uyarlamasına o kadar mutlu oldum ki.. Umarım bir gün oyununu da izleyebilirim..

oskar

Bence hemen okuyun… Bence hemen oyununu izleyin..