Bizce Hemen gezin, okuyun, tıklayın…

Nisan
12
Yazar: kitty tarih:Nisan 12th, 2012    Kategori: gezin

 

Van Gogh’un resimlerini hep çok sevmişimdir. Resimleri oldum olası mutlu eder beni…

 

Yaklaşık iki hafta kadar önce Antrepo’daki sergisine gidebildim. Ve bayıldımmmmm!!!! İyi ki gitmişim dedim!!!

Evet ben resimlerini çok severim ama tek neden bu değil. Sergiye de hakkını vermek lazım. Bunun altını özellikle çiziyorum; bence sanata ilgi duyan herkesin görmesi gereken bir dijital sergi.

 

Kişisel fikrime gelecek olursak…

Ben özellikle güneşin doğuşunu seyretmeyi, Provence’un doğasında dolaşmayı sevdim. Kendimi onun yıldızlarının altında hayal ettim.

Nature morte’larına farklı bir gözle baktım. Belki garip ama, “onlarda hayat var” dedim…

Ve tüm bu deneyimleri yaşarken klasik müziğin bana eşlik etmesini sevdim.

Sözlerini düşünürken resimleri benim için ayrı bir anlam kazandı. Hayatını az çok biliyordum ama sözlerini okumak ve düşünmek insanı gerçekten etkiliyor. Ne kadar yanlız hissetmiş kendini, içinde ne fırtınalar kopmuş dedim…

 

Sergi beni aldı, başka zamanlara götürdü….

Bu güzel deneyimi siz de yaşayın derim.

15 Mayıs’a kadar İstanbul’da, 15 Ekim-30 Aralık tarihleri arasında da Ankara’da gezmek mümkün… Abdi İbrahim’in sponsorluğunda Grande Exhibitions Avustralya ortaya güzel bir çalışma çıkarmış, katkıda bulunan herkesi tebrik ederim!!

Aralık
14
Yazar: kitty tarih:Aralık 14th, 2011    Kategori: gezin

 

 

 

 

 

 

 

 Huzurmuş, mutlulukmuş, aşkmış…

Gözünüzün önünden gitmeyen anlık görüntüler vardır; herşey yerli yerine oturmuş görünür size. Bir anda içiniz ısınır, bilirsiniz ki tam da olmak istediğiniz yerdesinizdir. Tutkuyla sever, bağlanırsınız. Aşık olursunuz.

Eylül başında yaptığım Güney Fransa seyahatinde böyle hisettim… Aşık oldum… O köylere, lavanta tarlalarına, üzüm bağlarına… Oralara gitmeden de biliyordum aslında aşık olacağımı. Çünkü o hayat tarzını seviyorum ben…

Momo’cumla hergün yeni yerler gezdik. Köylerin ara sokaklarında kaybolduk. Küçük keşifler yaptık. Yorulduk, cafelerde oturup soluklandık. Bol bol kıkırdadık. Şaraplarımızı yudumlarken keyfimize diyecek yoktu. Gezdiğimiz yerlerin herbiri farklıydı, ilginçti. Ama özellikle birgün var ki gittiğimiz üç yere de bayıldım, bayıldım, bayıldım!

 

Provence’u beş bölgeye ayırmışlar. Bahsettiğim gün Les Bouches-du-Rhone et Nimes Bölgesi’ni seçtiğimiz gündü. İlk durağımız da Cassis. Bir kıyı kenti. Küçücük, hemen içiniz ısınıveriyor… Yüzyıllar boyu balıkçılıkla uğraşan yerel bölgenin esas geçim kaynağı da artık turizm ve meşhur beyaz şaraplarıymış.

 

 

 

 

 

 

 

Kıyıda biraz dolaştıktan sonra gözümüze kestirdiğimiz bir lokantada yemek yemeye karar verdik. Balık yemeden olmazdı oralarda..  Şaraptan önce kir ikram ediyorlar. Meşhur kuş üzümü aromalı likörü Crème du Cassis ile hazırlanan bir aperitif. İsteğe bağlı olarak beyaz şarap veya şampanyaya katabiliyorsunuz, hafif tatlı bir tat bırakıyor ağızlarda… Ben bayılıyorum, denemenizi tavsiye ederim.

 

Küçük meydanlarında gezinip resim çektikten sonra bir sonraki durağımıza doğru yola çıktık. Aix-en-Provence… Gerçekten abartmıyorum ağzım kulaklarımda dolaştım!!! Devamlı bir gülümseme ifadesi vardı suratımda. İlk gidişimizde zamanımızı iyi ayarlayamadığımızdan çok fazla kalamamıştık. Bu bahsettiğim muhteşem gün ikinci gidişimiz. Güzergahımızı yine özellikle oradan geçirdik, bu sefer doya doya dolaştık, o kadar güzel bir yer! Floransa’dan da böyle etkilenmiştim, belki de ondan çok sevdim…

 

 

 

 

 

 

 

 

İtalyan barok tarzı evlerin arasında dolaşmak, gözalıcı çeşmelerin olduğu meydanların tadına varmak müthişti. Evet bu sefer oturduk havasını kokladık oranın! Biraz alışveriş de yaptık. Meydanların birinde bulunan bir dükkandan çok etkilendim. Dükkanın adı “Chat Reveur”. Yani “Hayalperest Kedi”. Tentesine de Gandhi’nin bir sözü yazılmış. “Le Bonheur est dans l’oeil de celui qui regarde”, “Mutluluk gören kişinin gözlerindedir”. Hemen dükkana daldığımızı söylememe gerek yok sanırım! Dolaştığımız yerlerde türkçe konuşmamız genelde dikkat çekiyordu. Orada da dükkan sahibi ile koyu bir sohbete daldık. Genelde İstanbul’u biliyorlar.. Hatta başka bir köyde – St. Paul de Vence’da – magnet aldığım dükkanın sahibi bize çok güzel bir ülkemiz olduğunu söyledi. Sonra da bize türkçe “İyi günler” diledi. Pek bir göğsümüzü kabartıp çıkmıştık oradan!

 

Son duragimiz Aix-en-Provence’a 14 km uzaklıktaki Ventabren adında, küçük bir tepede konumlanmış tatlı mı tatlı bir köydü. Aslında ismi hakkında etimolojik anlamda birçok varsayım olduğunu öğrendim ama en olası olanı “vent”, rüzgar  ile “bren”, buğdayı değirmen taşında ezme anlamına gelen kelimeler ilişkisiymiş.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Diğer gittiğimiz yerlere göre köy daha kalabalıktı. Momo’cum burada yaşayanların muhtemelen Aix-en-Provence’da çalıştıklarını söyledi. Küçük meydanını çevreleyen evlerin resimlerini çekerken bir tanesine gözüm takıldı. Evin kapısı açıktı ve içerden konuşmalar eşliğinde yemek kokuları geliyordu. Anladım ki mutfak yakınlarda bir yerlerde. Sonra biz dolaşmaya devam ettik ve bir şekilde meydana geri döndük. Bir baktım evdeki gençler dışarı çıkmışlar, evlerinin önünde oturmuş sohbet ediyorlar. Huzur vardı yüzlerinde… Hemen bize de bulaştı o huzur. Eve dönüş yolunda güzel yerler görmenin verdiği mutluluğu yaşıyorduk.

 

Çok güzel bir haftaydı benim için. Anılarıma bir sürü unutulmaz yenilerini ekledim. Yine anlamsız herşeye güldük. Hipermarketten gülmekten yuvarlanarak çıktığımızı biliyorum mesela. Bir de Toutes Directions, Autres Directions durumu vardı, o ayrı bir olaydı zaten. Alışmam bayağı bir zaman aldı. Ya da alıştım mı acaba hala emin değilim!! Momo’cum da benim bu şaşkınlıklarımla çok eğlendi zaten! Biz hep böyleydik, hala da böyleyiz! Yeter ki birarada olalım!

 

 

Momo’cum;

Bana evini açtın, o da yetmedi yolculuğumuz boyunca ben gördüklerimden dolayı sevinç çığlıkları ata durayım sen bir hafta araba kullandın! Bana yemekler yaptın, keyfim bozulur gibi gördüğünde beni neşelendirmeye çalıştın. Çok sıkıntılı bir zamanımda geldim oralara, bana o kadar iyi geldi ki… Ama sen vardın, o yüzden bir o kadar daha da iyi geldi bunu sakın unutma.

Adının kendisine bu kadar yakıştığı başka birisini tanımıyorum…

Temmuz
11
Yazar: kitty tarih:Temmuz 11th, 2011    Kategori: deneyin, gezin

 

 

 

 

 

 

Sizlere ilk yazımda hayvansever dostum Didem’den ve tasarladığı kedi evlerinden bahsetmiştim… Çok güzel yeni gelişmeler var; şimdi de onlara değineceğim…

Biz Didem’le arada buluşur, dertleşiriz. Bazen kaçırdıklarımızı anlatırız birbirimize; bazen de tek konuştuğumuz hayallerimiz olur. Hiç şaşmaz, konu Podo’ya gelince Didem’in gözleri hep parlar, sesi de hep cıcıl cıvıldır. Ben bu sevgisinin tasarımlarına da yansıdığını düşünüyorum…

Nitekim son olarak Podo markası altında projelerini geliştirerek, patili dostlarımız için yaptığı tasarımlarına iç mekan mobilya ve aksesuarlarını ekledi; sayfasında da online satışa sunmaya başladı. Onu ofisinde ziyaret ettiğim zamanlar, raflarda miskin miskin yatan güzelliklere ya da bahçedeki kedi evinin içinden atılan diğer meraklı bakışlara her zaman şahit olmuşumdur… Kısacası herşey kullanıcıları tarafından anında test edilip tescilleniyor zaten!

Podo sayfasını ziyaret ettiğinizde yüzünüzde bir gülümseme belirecek eminim. Ben şanslıyım; tasarımları yapım aşamasında görüp o heyecana biraz da olsa ortak olabildim… Ve de söylemek zorundayım oğluşum “Sushimoto made in Japan kedi” de ayrı bir şanslı, çünkü kendisine yılbaşında Podo yastık hediye edildi! Gayet de mutlu mesut, üstünde tavşan gibi oturuyor. 🙂

Favorilerime gelince… Pisi Cafe Mama Evi’ne bayılıyorum mesela 🙂 Bahçem olsun (bakınız bir önceki yazım / hayallerim!!) ilk iş edineceğim bir tane! Bir de o raflara… Yüksekçe ve gözlem yapılabilir bir konuma yerleştirildiklerinde hiçbir kedinin o raflara direnebileceğini sanmıyorum!

 

 

 

 

 

 

Küçük bir iki not daha; ürünler sadece kedilere yönelik değil. Köpek ve kuşlar için de seçenekler mevcut. Ayrıca özel tasarımlar da yaptırmak mümkün…

Detaylı bilgi için www.podo.com.tr ve info@podo.com.tr

Ekim
22
Yazar: kitty tarih:Ekim 22nd, 2010    Kategori: gezin, izleyin

20 Ekim Çarşamba günü Pera Müzesi’nde gösterimi yapılan Etek İzlerini Silmeden Belgeseli’ni büyük bir zevkle izledim. Hala etkisindeyim.

Galata Mevlevihanesi’nin tarihinden restorasyon öyküsüne, ziyaretçilerinden kedilerine – evet yanlış okumuyorsunuz kedilerine – kadar çeşitli konular işlenmiş. Ama konular bunlarla sınırlı değil elbette. Belgesel aynı zamanda Mevlana’dan, tasavvuftan, semadan ve aşktan bahsediyor.

Gösterime gitmeden önce Ebru Bilun Akyıldız ile yapılan bir röportajı okudum. Projenin bir nevi kendi kendine şekillenmesinden ve mekanın büyülü bir atmosfere sahip oluşundan bahsettiği dikkatimi çekti. Hani bir işe coşkuyla ruhunuzu katarak koyulursunuz ya ve işler yolunda gider, ben onu hissettim söyleşiyi okurken. Daha sonra belgeseli izledim. Mevlana’nın sözlerine vuruldum. Suskunlar Mekanı’na farklı bir perspektiften baktım. Dönmenin anlamını hatırladım. Oranın huzurunu koklamak istedim. Sanırım Galata Mevlevihanesi beni bekliyor…

Aslında daha çok şey yazmak, etkilendiğim şeyleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Ama bu sefer susma zamanı. Keşiflerinizi size bırakmalıyım…

30 Ekim Cumartesi günü saat 14.00’te Pera Müzesi’nde bir gösterim daha var. Kaçırmayın…

http://etekizlerinisilmeden.com/

Eylül
6
Yazar: momo tarih:Eylül 6th, 2010    Kategori: gezin, zaman ayırın

Bakmayın siz Burano Murano yazdığıma, Burano da Murano da İtalya’nın Venedik kentine yakın iki ada. Venedik’e geçen sene iş için gittiğimde ilk günüm tamamen boş olduğu için hemen adaları gezmek istedim. Adalar nedense beni hep çeker. Venedik’te Fonte Nuovamente’den LN vapuruna bindiğinizde yaklaşık 1 saat 10 dk’lık Burano’ya yolculuğunuz başlamış oluyor. Benim gittiğim gün (geçen yıl mart ayında gitmiştim) hava maalesef yağmurlu ve sisliydi. Fakat o sisin içerisinde bilinmezliğe doğru gitmek ve karşınıza birden adanın görünmesi de ayrı bir zevk bir heyecan diyebilirim. Ayrıca vapur kaptanlarıyla da arkadaş olmayı başarıp dümenin resmini bile çektim. Burano’ya vardığımda, yine birkaç bilgi toplayarak gitmiştim. Burano asıl dantelleriyle ünlü bir ada. Bu adada balıkçıların eşleri balık ağlarını tamir ede ede, dantel örmede de ağlardan esinlenerek yeni bir yöntem geliştirmişler (ne kadar doğru bilemem ama öyle deniliyor). Buradaki danteller öyle kaliteliymiş ki bütün ünlü ve önemli insanlara bu dantellerden hediye edilirmiş. Adaya girişte hemen bir iki dantel mağazasından geçiyorsunuz. Size tavsiyem mağazaları en son gezmeniz. Önce bu rengarenk minik adayı yürüyerek keşfedin.

Ben hafta içi ve hava yağmurluyken gittiğim için adada çok fazla turist yoktu. Yazın çok kalabalık oluyormuş, bu konuda kendimi şanslı hissediyorum. Adanın içine doğru yürüdüğünüzde bir de ne göresiniz.. Rengarenk yapışık iki katlı evler. Meğer sis ve puslu havalarda balıkçılar evlerini şaşırmasınlar diye evlerini farklı renklere boyarlarmış ve adres olarak sokağın adı ve evin rengini verirlermiş. Halen oturanların her yıl evlerini boyamaları gerekiyor. Hem de aynı renge yoksa ceza bile yiyebilirlermiş. Ne kadar güzel bir mantık değil mi? Bir de insana (en azından bana) bu renkli renkli evleri görünce neşe geliyor.

Bu arada Burano’da bir öğle ziyafeti çekmek isterseniz size Al Vecio Pape’yi tavsiye ederim. İtalyan yemeklerine zaten hayranım (özellikle risotto’ya). Ama bu lokantada en çok ilgimi çeken o yörenin de spesiyalitesi olan “esse” yani “s” harfi kurabiyeleriydi. Bu kurabiyeleri vino santo eşliğinde de yiyebiliyormuşsunuz. Kurabiyeler bizim bildiğimiz kurabiyelere çok benziyor. Nefisti!!!

Burano’dan ayrılırken birkaç dantel mağazasına da giriyorum. İçeridekiler ne olursa olsun size satmak diledikleri için bizim türkler gibi bayağı ısrarcı davranıyorlar fakat bol bol pazarlık da yapabilirsiniz eğer satın almayı düşünüyorsanız..

Burano’dan sonra Murano’ya doğru yol aldım. Burano’ya geldiğinizde vapur iskelesini terk etmeden vapur saatlerini kontrol etmenizi tavsiye ederim. Böylelikle benim gibi iskelede bir sonraki vapuru beklerken çok vakit kaybetmezsiniz. Murano Venedik’e daha yakın bir şehir. Venedik yakınlarındaki en büyük adadır. Tabii meşhur Murano camlarıyla ünlü bir ada. Camların kalitesinin nedeni oradaki kumun bilişimleri ve yosunların yüksek sodyum içermeleriymiş. Camın yapımı ve camcılık sanatı hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz size Cam Sanatı Müzesi’ni (Museo d’Arte Vetrario) gezmenizi tavsiye ederim. Giriş fiyatı 5,50 eurodur. Murano camları artık ya müze ve sergilerde veya turistler için yapılmaktadır. Adanın her köşesinde mağazalarda paha biçilemez eserler görebilirsiniz. Içlerinde belki bir iki eseri beğendiğimi itiraf edebilirim ama çoğu benim hoşuma gitmedi. Bazı küçük mağazalar ise turistler için çalışıyor. Hoşuma giden birkaç dekor eşyaları ve kolye uçları aldım tabii, kendimi tutamadım her zamanki gibi. Her fiyatta bir şeyler bulunuyor anlayacağınız. Camcılık sanatının dışında Murano’nun Santa Maria e San Donato Kilisesi de çok meşhur olarak biliniyor. Benim maalesef gezmek için vaktim kalmamıştı. Belki içinizde gezenler olursa yorum bırakıp okuyucularımıza düşüncelerini aktarabilirler.

Venedik’e gidip de bir günlük boş vaktiniz olursa (zor biliyorum;)), bence hemen Burano’yu ve Murano’yu doya doya gezin..

Şubat
16
Yazar: momo tarih:Şubat 16th, 2010    Kategori: deneyin, gezin, zaman ayırın

Geçen yıl mayıs ayında 5 günlüğüne yine İtalya keşfine gitmeye karar vermiştim. Nedir bu Cinque Terre ? Eskiden « terre » italyanca’da köy demekmiş. Cinque de bilindiği üzere 5 (beş) anlamına geliyor. İşte bu bölge beş köyden oluşuyor. Bu köyler de birbirlerine oradaki yerlilerin zamanla inşa ettikleri yollarla bağlılar. Bu köylerin isimleri : Riomaggiore, Manorala, Corniglia, Vernazza, Monterosso. Gitmeden önce agriturismo sitesinden bir italyan arkadaşım sayesinde casa nel bosco’yu telefonla arayıp odamızı ayırdık. Casa Nel Bosco, Genova ve la Spezia kentlerinin arasında kayıp bir köyde dağ evi. Ev sahipleri aynı zamanda misafirhane gibi bir işletmeye çevirmişler evin bir kısmını. Arabayla Casa Nel Bosco’yu nihayet bulmuştuk. Evin sahibi Signora Maria Carla hiç ingilizce veya fransızca bilmediği için (türkçe konuşup konuşmadığını sormadım bile ;))bizim geliş saatimize göre oğlunu çağırmıştı. Oğlu bize Cinque Terre hakkında birkaç gerekli bilgiyi verdikten sonra ayrıldı ve beni ve eşimi Maria Carla teyzeyle başbaşa bıraktı.

Ertesi gün sabah erkenden uyanıp La Spezia’ya arabayla yarım saatte ulaştık ve de şehrin girişindeki tek bedava park yerinde arabamızı park edip gara doğru yol aldık. La Spezia’da parketmemizin nedeni, Cinque terre bölgesinde araba için yer bulmak hem çok zor hem de yollar çok dar. Onun için size tavsiyem, La Spezia’ya sabah erkenden varıp arabanızı bu ücretsiz otoparka bırakmanız. İşte o sabah, arabayı park ettikten sonra saat 11 gibi, La Spezia garından trenimize bindik ve de son ve en büyük terre’ye Monterosso’ya gittik. Cinque Terre devlet parkı olduğu için gezmek için günlük 5 euros ödemek gerekiyor. Fiyatlandırmada programınıza göre bir sürü kategori belirlenmiş. Eğer yorulup da yürümekten vazgeçerseniz, bir köyden diğer köye tren veya vapurla ulaşabilirsiniz. Monterosso’da trenden indikten sonra önce Vernazza’yı Corniglia’ya bağlayan yolun bugün ve yarın kapalı olduğunu gördük. Ama nasılsa ilk hedefinimiz Vernazza’ya gitmekti. Vernazza’ya gitmek içik 2 numaralı sentieri’yi yani patikayı takip etmek yeterli. Yörenin haritasını herhangi bir tren garından veya turizm ofisi kulüplerinden temin edebilirsiniz. Monterosso hakkında verebileceğim tek bilgi aralarında en büyük köy olması ve de sadece bu köyde kumlu bir plaj olmasıdır. Yola koyulmaya başladık ve de ben her zamanki gibi çok çabuk başladım ve de hep yokuş çıktığımıziçin belki başladıktan 15 dakika sonra ara verdim. Yollar çok dar ve de alt taraf uçurum. Yürürken çok dikkat etmek lazım. Yolları yöreliler nasıl yapmışlar gerçekten şaşırıyorum. Köy insanları bu koylarda üzüm bağları ve de zeytin ağaçları yetiştiriyorlar. Manzara gerçekten harikulade. Yolun çok yokuşlu olduğunu söyleyebilirim.

Vernazza’ya ulaşmak yaklaşık 1,5 saatimizi aldı. Vernazza köyü en romantik köy denilebilir. Aslında, jeolojik olarak, en güvenli köymüş çünkü iki kaya arasında yapılmış. Yani, deniz hiç bir tehlike değilmiş bu köy için. Vernazza’ya dağın tepesinden ulaştığınız için çok güzel bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. Evler rengarenk ve de bizim olduğumuz gün rengarenk şemsiyeler açılmıştı. Daha yeni ısınmışken, Vernazza’da çok ara vermemeye karar verip, hemen Corniglia’ya varan sentierileri aradık. Asıl yol maalesef kapalıydı. Ama biz yine de girmeyi denedik ve de az sonra görevliler yolun kapalı olduğunu söylediler 🙂 Yırtamadık. Fakat başka bir yol olduğunu da söylediler. Biz de zor olduğunu bildiğimiz halde o yola başladık. Hakikaten zormuş.. Yine yokuş, yine dar yollar.. Bazen basamaklar arasında 70-80cm aralık oluyordu. Benim dizim çok harika durumda değildi ama idare ettik. O yokuş da bayağı yorucuydu ama yavaş başladığım için herhalde sadece iki kere ara vermiştim 😉 Bu diger yolun kötü yanı anayolda da yürümek zorunda kalmamızdı. Fakat çok araba olmadığı için yine de yol fena değildi. Anayoldan da artık Corniglia gözükmüştü.

Corniglia, deniz seviyesinde olmayan tek köy. Aslında deniz kıyısında ama bir kayanın üzerinde olduğu için plaj diye bir şey yok. Daha sade bir köy Vernazza ‘yla karşılaştırırsak. Köye girerken, barda oturan biri bize ateş sordu. Sanki hani bu sıcakta ve de bu yokuşlarda sigara içme meraklısıydık. Herneyse, Corniglia’ya yine 1,5 saatte ulaşmıştık. Bir sonraki durağımız olan Manorala’ya gitmekten artık korkuyordum. 3 saat yürümüştük. Ve daha iki köy vardı. Fakat, Manorala’ya ve sonrasında Riomaggiore’ye ulaşmak bir önceki patikalara göre çok daha kolaydı. Deniz kıyısından geniş yollardan gidilebiliyordu. Zaten daha da kalabalık olmuştu yollar ve her yaştan insanlar vardı. Manorala’ya yaklaşık bir saatten az bir zamanda ulaştık. Manorala da küçük fakat rengarenk bir köy. Gerçekten çok şirin bir köy. Geceye kalmamak için tekrar çok çabuk yola koyulduk.

Riomaggiore’ye ulaşmak için meğer Via dell Amore’den geçmek gerekiyormuş. Bu yolda, insanlar birbirlerine aşkını ispatlamak için bir kilit alıyorlarmış ve de bu yolda herhangi bir yere bu kiliti kitleyip bırakıyorlarmış. Yolun her yerinde kilit vardı. Duvarlarda birçok isim yazılıydı. Bu yol da çok güzeldi. Güneşin batışını bu yolda izlemiştik. Ama ben açıkçası yeşilliğin arasında gezmeyi bin kez tercih ederim. Riomaggiore’ye vardığımızda treni kaçırmıştık. Bir saat boyunca bir sonraki treni beklememiz gerekiyordu. Riomaggiore’de çok ilginç bir şey bulamadık onun için zamanın büyük kısmını garda oturarak geçirdik. Toplam 5,5 saat yürümüşüz. Trenle La Spezia’ya ulaştıktan sonra hemen arabaya binip Casa Nel Bosco’ya döndük ve de yorgunluktan kendimizi hemen yatağa attık. Ertesi gün daha bir sürü köy gezecektik.

Bence hemen Cinque Terre’yi gezin, ama uzun bir yürüyüşe hazırlıklı olun..

Ocak
26
Yazar: momo tarih:Ocak 26th, 2010    Kategori: deneyin, gezin, tadın

gruyerespeyniriTürkiye’de gravyer peyniri olarak da andığımız gruyère peynirinin öyküsünü anlatacağım size. Aslında, Türkiye’deki gravyer peynirinin gruyère olduğundan da şüpheliyim ama herhalde isim oradan geliyor. İsviçre’de küçücük bir köy Gruyères köyü. Belki 200 kişi yaşıyordur. Gruyères köyüne ulaşmak için Cenevre veya Lozan’dan trene binip Palézieux’de inmeniz gerekiyor. Ondan sonra turuncu, daha cok tramvaya benzeyen iki vagonlu küçücük bir trene binmeniz gerekiyor. Lozan’dan Gruyères’e trenle yaklaşık iki saatte gidebilirsiniz. Yolculuğunuz, gidiş dönüş Lozan’dan yaklaşık 50 İsviçre Frank tutar.  İsviçre’de tren fiyatları biraz pahalı olsa da tren sistemi gercekten bir harika. Her köye trenle ulaşmanız mümkün. Bu küçücük turuncu tren aynı otobüs gibi işliyor. Cok yolcusu olmadığı için her durakta her zaman durmuyor. Durmak icin her vagonda bulunan « inecek » düğmesine basmanız gerekiyor. Dağın ortasından köyleri trenle geçmek gerçekten çok ilginçti.

turnagruyereskoyugruyere-tren

Gruyerès’e sabahleyin gitmeniz gerekiyor ; tabii eğer peynirin nasıl yapıldığını merak ediyorsanız. Eğer öyleyse, Gruyères tren istasyonunun hemen karşısındaki « Maison de la Gruyère »’e uğramanızı tavsiye ederim. Bu müzede önce ineklerin nasıl yaşadıklarını ve de ne ile beslendiklerini görüyorsunuz. Sonradan bu firmanın hazırladığı peynirlerin nasıl yapıldığını yukarıdan izliyorsunuz.  Her sabah erkenden ineklerin sütü toplanıp peynirin yapıldığı fabrikaya getiriliyor. 400 litre süt bakırdan yapılmış kocaman kovalarda 50-55  derecede kaynatılıyor. Sütün kesilmesini kontrol eden peynir umanları sıkça kaynayan miktardan  bir süzgeci daldırıp kırıntıları alıp sıkıstırıyorlar. Eğer ki yeterince sert olursa, kaynamış süt yaklaşık 50-60 cm çapında çember şeklinde metal kaplara dağıtılıp süzülüyor. Peynir iyice sıkıştırıldıktan sonra gruyère markalı küçük bir kağıt ortaya ekleniyor ve de siyah renginde plastikten yapılmış günün tarihini belirten rakamlar ekleniyor.  Bu kaplar kapanıp birkaç kez çeviriliyor ve de tuzlu suda uzun bir süre bekletiliyor. Tuzlu sudan cıkarıldıktan sonra herbiri 35 kg tartan peynirler kilerde 6 aydan 1,5 yıla varan uzun bir süre bekletiliyor. Rengi kasar peynirini andiran bu peynirlerin bu kadar uzun bir süre bekletildiklerini biliyor muydunuz ?

peynirnasilyapilirtarihatalimcave-gruyeres1

Peynirin nasıl yapıldığını öğrendikten sonra, Gruyères köyünü biraz ziyaret edip güzel de bir yemek yemek istemiştik. Gruyères köyü tepede bulunduğu için gardan 10 dk kadar yürümeniz gerekecek. Gruyères köyü ismini turna kuşu, « grue » isminden almış. 28 kilometre karelik 170 nüfuslu küçücük şirin bir köy. Evlerin çoğu gotik stilinde inşa edilmiş. Köy artık çok turistik olduğu için her yerde lokanta veya butikler var. Asıl Gruyère’liler nerede oturuyorlar bilmiyorum.  Lokanta derken, Gruyères’in en ünlü mekanı « Le Chalet » isimli küçük bir lokantaymış. İnsanlar haftalar öncesinden rezerve ediyorlarmış. Biz biraz daha geç gittiğimiz için şanslıydık ve hemen yer bulabildik. Eğer ki mutlaka orada yemek isterseniz, orada çalışanlara bir saat sonraya rezerve ettirebilirsiniz. Yemeklerden fondüyu seçmenizi tavsiye ederim. Gruyère peynirini « caquelon » adında bir tencerede eritip size ekmek ve turşu ile sunuyorlar. Siz de özel catalınızla ekmeği peynire daldırıp ağzınızı yakmadan yiyorsunuz. Bu arada bu yemeği yerken su içmeniz önerilmiyor, şarap veya çay içebilirmişsiniz. Afiyet olsun.

gruyeres koyuLe Chaletfondu-raclette

Bence hemen gruyères bölgesini gezin, gruyère peynirinden tadın….

Aralık
29
Yazar: kitty tarih:Aralık 29th, 2009    Kategori: gezin

Bu yazıyı çok daha önce yazmalıydım. Bakınız: bir alt paragrafta bulunan tarih! Bir dahaki sergi turumu sizlerle sıcağı sıcağına paylaşmaya özen göstereceğim…

18 Kasım’da Kadir Has Üniversitesi’nde bulunan Rezan Has Müzesi’ndeki bir resim sergisi açılışına davetliydim. “Türk Resim Sanatı’nın Bir Asırlık Öyküsü II”. Bayağı bir zaman geçmiş müzelere gitmeyeli. Çok hoşuma gitti. O resimleri, o sanatı doya doya seyretmeyi çok özlemişim. Gerçekten abartmıyorum, ben sergilere ya da müzelere gittiğimde o incelediğim şey, resim ya da obje her ne ise seyrediyorum. Kendimi iyi hissediyorum onları seyrettikçe. Üniversiteye hazırlanırken babam demişti ki: “sanatla ilgili bir dalda okuyunca hayata bakış açın değişecek, daha farklı bir perspektiften bakacaksın.” Gerçekten de doğruymuş… İçmimarlık okurken bir farklı bakar oldum etrafıma.

Gelelim bahsettiğim sergiye… Herkese tavsiye ediyorum muhakkak görülmesi gereken bir resim sergisi. 30 Nisan 2010’a kadar devam ediyor. 100 kadar eser özel bir koleksiyondan alınmış. Özellikle iki tanesini çok beğendim. Biri Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Asmalımescit” adlı resmi. Diğeriyse kelimenin tam anlamıyla hayran kaldığım İbrahim Çallı’nın “Sahilde İki Kadın” adlı resmi. O seyretme durumumdan bahsediyorum ya koyun önüme ben bütün gün seyredeyim o resmi. O kadar beğendim… Açılıştaki kalabalık el verdiği sürece hep o resmin önündeydim. Benim için kürkçü dükkanı o resmin önüydü yani o gece! Deli dediler bana deli! Ama seyrettim kendimce işte ne yapayım. Bayıldım bayıldım…

Bir yıl daha bitmek üzere. Bu da demek oluyor ki 2010 yılı için dileklerde bulunma zamanı geldi benim için. İlk dileğim sağlık hepinize. Bu, dilekleriniz her ne ise gerçekleştiği zaman o mutluluğu sonuna kadar tadabilmeniz için gereken en önemli şey bence. Sonra gelsin kahkahalar, güzellikler, mucizeler! 2010’da mutluluktan gözlerinizin içi gülsün! Hepinize iyi bir yıl dilerim…

Kasım
6
Yazar: momo tarih:Kasım 6th, 2009    Kategori: gezin

Günlerden cumartesi, aylardan Eylül; Norveç’te çok sevdiğim Norveç’li bir arkadaşımın düğününe davetliydim.

Cuma günü sabah’tan Oslo’ya uçtum ve zaman kaybetmemek için araba kiraladım. Aklınızda bulunsun, Norveç’te araba kiralamak çok pahalı değil (çok da ucuz değil hani de tren fiyatlarıyla karşılaştırmak gerekirse, aynı fiyata geliyor diyebiliriz). Oslo Gardermoen havaalanından 250 km kadar yolum vardı. Arkadaşım bana bir gün öncesinde “Akkerhaugen” köyüne nasıl ulaşacağımı açıklayan bir mail gönderdi. Norveç’te yollarda çok tabela var. Kaybolmanız imkansız diyebilirim. Fakat hız limiti çok düşük. Otoyolda en fazla 100 km hızla gidebilirsiniz; Norveç’te trafik kurallarına uymayanlar hemen hapise atılıyorlar.Onun için hız sınırlarına uymanızı tavsiye ederim.

Gidiş yolunda hava çok yağmurluydu.. İlk defa Norveç’te araba kullandığım için etrafıma çok dikkat edemedim. Fakat Oslo’dan ayrıldıktan sonra, güneş tekrar yüzünü gösterdi ve her yerin yemyeşil olduğunu farkettim. Ormanın ortasından daracık yollardan geçtim. Sağımda ve solumda göl veya akarsular vardı, uzaklarda da yemyeşil dağlar. Varacağım noktaya yaklaşırken, her yerde elma tarlalarını farkettim. Norveç elmalarının %25’i bu bölgeden geliyormuş. Bölgenin adı Telemark bölgesi bu arada.

norsjo

3 saatlik yoldan sonra Norsjo gölünün kenarındaki otelime ulaştım. Hemen evlenen arkadaşımı aradım ve yardıma ihtiyacı olduğunu söyleyince, düğünün gerçekleşeceği yere gittim. Arkadaşım hiç değişmemişti. Her şeyin çok sade ama bir o kadar güzel olmasına dikkat etmiş. Her detayı düşünmüş. Düğün bir müzede gerçekleşti. Eski norveç hayat tarzını gösteren birkaç evin içerisinde kutlayacaktık düğünü. Hemen çiçekleri almak için yine başka bir köye doğru yola çıktık (burada ulaşım için araba şart diyebiliriz, hele ki aceleniz varsa.. )Dediğim gibi çiçeklere kadar herşeyi onlar düzenlediler. Zaten bence bir düğün böyle güzel oluyor. Son düzenlemeleri yaptıktan sonra vedalaşıp, ertesi gün saat 2’de kilisede randevulaştık.

DSC03667DSC03668DSC03666

Ertesi gün geldi çattı.. Arkadaşıma gelmeden ne giymek gerektiğini sormuştum. Meğer Norveç’te düğünlerde, herkes geleneksel “folklorik” kıyafetlerini giyiyorlarmış. Bu kıyafeti olmayanların da güzel bir elbise giymeleri gerekiyor. Sauherad kilisesine saat 13:45’te vardığımda, her yerde kırmızı beyaz elbiseli bayanlar vardı. Bunlar gelin ve damadın ailesinden insanlardı. Kıyafetleri gerçekten çok ilginç ve güzel. Gömlek kısmında çok güzel gümüş takılar dikmişler. Kilise küçücüktü. Çanlar çaldı ve birden kapılar açıldı ve gelin ve damat içeri girdiler. Çok duygulandırıcı bir sahneydi.DSC03685DSC03687DSC03692

Kiliseden kiraladıkları eski bir arabayla ayrıldılar ve herkes asıl kutlanılacak yere doğru yol aldı. Hoşgeldin içkisi ikram edildi. Fakat Norveç’te araba kullanırsanız, içki içmeniz tamamen yasak olduğu için alkolsüz kokteyl de hazırlanmıştı. Bir bardak şarap içmek bile  20 gün boyunca hapiste yatmanıza neden olabilir .. Arkadaşımın bütün aile fertleriyle tanıştım. Tek Norveç’ce konuşmayan bendim:) Onun için herkesin ilgisini çektim. Norveç geleneklerinde, düğün sırasında, genel animasyonla ilgili bir kişi seçilir ve bütün giriş konuşmalarını o yapar. Tanımadığım beyefendi önce menümüzü açıkladıktan sonra somonlu giriş yemeğemizi yemeye koyulduk. Yemek sırasında, bu beyefendi elindeki zil çaldıkça norveçce konuşmalar geçiyordu. İnsanlar gelin ve damatla ilgili anılarını anlatıp bütün dinleyicileri güldürüyorlardı. Bu konuşmaları genellikle, gelin ve damattan sonra anne, baba ve diğer aile fertleri yaparlar. Eğer aile konuşma yapmayı arzu etmezse, bir şarkı yazıp bu şarkı yemek sırasında herkes tarafından söylenir. Bunun dışında, kimse kendisini yabancı hissetmesin diye herkes bir oturma planı ve her davetli hakkında kısa (komik) bilgiler de bulunur. Bu benim için gerçekten çok yararlı oldu. Bu sayede birçok insan tanıdım.

DSC03702DSC03714DSC03706

Sonuç olarak, Norveçliler yabancılara karşı o kadar iyi ve sıcakkanlılar ki… Bence hemen Norvec’i gezmeli, Norvec’lileri tanımalı…

Kasım
3
Yazar: kitty tarih:Kasım 3rd, 2009    Kategori: deneyin, gezin

 

DSCN1836

Bildiğiniz gibi 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı öncesi yani 28 Ekim arifeydi, bu da biz çalışanların çoğu için demek oluyor ki iş yarım gün. Gaye’yle çok uzun zamandan beri Galata Kulesi taraflarına gitme planımız vardı. Dedik ki neden bu günü değerlendirmeyelim. Biz kararımızı verdik ya hava da feci şekilde bozdu! Sabah bir kalktım ohhhhhhhh hava mis gibi kapalı, yağmur yağıyor, ne hoş!! Ben hiç istifimi bozmadan eşyalarımı hazırladım. Bu konuyu açmam gerekiyor çünkü çok dalga geçildi benimle. Efendim sanki biz ıssız bir yerde maceraya atılıyormuşuz gibi yolluk hazırladım, her birimize bir küçük Amasya elması, bir de mandalina. Hani neme lazım aç kalırız falan mazallah yani!! Gaye’nin annesi Sevim Teyze de gelecekti bizimle bir ihtimal, onun için üç küçük bohça hazırlandı!

Ama Sevim Teyze gelemedi o gün, kaldı mı elimizde fazladan bir bohça! Neyse öğle oldu, normalde bindiğimiz servislerden farklı bir servise binmemiz gerekiyor. Servisi beklerken Karin geldi yanımıza. Onu da kandırdık, üç kişilik ekibimiz tamamlanıverdi! Tevekkeli değil üç bohça hazırlamışım.

Herşey iyi hoş güzel de bekle bekle gelmiyor servis, Cansu’ya yetiştik koştur koştur, sağolsun bizi karşıya geçirdi. Barbaros Bulvarı’na çıktık bir şekilde de, işte o kadar… Çıktık caddeye ve kaldık, gidemiyoruz… Bir adet boş taksi yok!!! Hadi dedik yürüyelim biraz ilerde buluruz, ama yok da yok! Belki yarım saat bekledik. Bu arada yaptığımız salaklıkların haddi hesabı yok. Gaye’nin taksi şoförlerine nereye gideceğimizi anlatabilmek için uzaktan yaptığı el kol hareketleri, benim kendimi kaybedip iki büklüm olurcasına kahkahalarım filan, kimse bizi ciddiye almadı tabii doğal olarak! Daha fazla detay veremeyeceğim geri kalan tüm rezilliklerimiz bizimle sayısını düşünmek bile istemediğim trafik mağdurları arasında sır! Sonunda kan ter içinde, paçalarımız yağmurdan sırılsıklam attık kendimizi Beşiktaş sahile, neyseki oradan taksiyle ilk durağımız Cihangir’e gitmemiz beş dakikamızı aldı. Haa bu arada Beşiktaş’a varma çabalarımız sürerken Gaye bir adet mandalina yedi sinirden. Diyeceğim o ki hafife almayın lütfen benim bohçalarımı!

Cihangir White Mill’de çok lezzetli bir yemek yedik. Size gönül rahatlığıyla Somon Izgarası’nı tavsiye edebilirim. Yağmurlu bir gün olduğundan bahçede oturamadık ama o yeşilliği seyretmek bile güzeldi. Biz yemeklerimizi yiyip şaraplarımızı yudumlaya duralım yağmur da yavaş yavaş terketti oraları. Mekandan keyfimiz yerinde ayrıldık, eee karnımız doydu ya altüst olan sinirlerimiz de kendilerine geliverdi! Sokağa çıkınca meydana varmadan bir dükkan dikkatimizi çekti, daldık içeri. Yanlış hatırlamıyorsam butiğin adı Onbir A. Hem güzel kıyafetler, hem güzel aksesuarlar bir de üstüne üstlük küçük dekorasyon eşyaları var. Oradan kedili bir kolye ucu aldım; biliyorum konsept itibariyle nutkunuz tutulmuş durumda!

Derken ver elini Galata Kulesi.. Bundan sonrası şiir gibi zaten. Belirtmeden edemeyeceğim, kule taa 1348 yılında Cenevizliler tarafından inşa edilmiş, dile kolay… Bayılıyorum oralara, eski oluşlarına, o cezbeden taraflarına. Kuleye çıktığımızda güneş yavaş yavaş batmaya başlamıştı. Manzara deseniz muhteşem! Yanlız yukarıdaki turist sayısı çok, dolaşacak alan da az olduğundan şöyle gönül rahatlığıyla birbirimizin resimlerini çekemediDSCN1852k; işte onlardan ikisi…

DSCN1853

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aşağı indiğimizde hava kararmaya başladı, biz de yavaştan üşümeye…Ama elimizde değil, manzaraya doyamadığımızdan Konak Pastanesi’nin terasına çıkmaya karar verdik.

DSCN1858

Kahvelerimizi, çaylarımızı söyledik, tatlılarımızı sipariş ettik. Şallarımızı da sarınınca bir huzur çöktü üzerimize… Tutturdu manzara manzara diye diyeceksiniz ama tutturulmayacak gibi değil hani! Ne tarafa bakacağımızı şaşırdık! Karşımızda duran Topkapı Sarayı’nı, Sultan Ahmet Camii’ni mi seyretsek yoksa solda kalan Boğaz’ı, Boğaziçi Köprüsü’nü mü? Arka tarafımızda zaten Galata Kulesi… Biz bilemedik doğrusu! Kısacası keyfimize diyecek yoktu. Sarhoş olduk mutluluktan…

 

DSCN1859

 

DSCN1867

 

Oradan çıkışta Karin’le vedalaştık. Gaye’yle koşar adım vapura yetiştik. Dışarıda yer bulabildik neyseki, kıkır kıkır gülmekten zamanın nasıl geçtiğini anlamamışız…

Eve geldiğimde “Ne iyi ettik de gezdik oraları!!” dedim kendi kendime. “İyi ki yağmuru boşverdik, ha bir de trafikle dalga geçtik!”. Eminim kızlar da bana katılacaklardır, bir öğleden sonrası için bile olsa biz doya doya yaşadık İstanbul’u…