Bizce Hemen gezin, okuyun, tıklayın…

Kasım
10
Yazar: momo tarih:Kasım 10th, 2010    Kategori: dinleyin, okuyun, zaman ayırın

Şiir yazmak bir sanattır. Peki ya okumak, yorumlamak o da bir kabiliyet ister bence.  Fransız edebiyatçısı Jean-Loup Dabadie’nin Le temps qui reste (Geriye kalan zaman) adlı şiirini onun yakın dostu, oyun ve ses sanatçısı Serge Reggiani yorumladığında, o şiir daha da bir güç kazanıyor sanki. Herhalde onun içindir ki bazı insanlar bu şiire şarkı diyorlar. Bu şarkının fransızca sözlerini ve elimden geldiğince türkçe cevirisini paylaşmak istedim. Bence hemen okuyun, okuduktan sonra da fransızcanız yoksa bile yorumu buradan dinleyin…

Le temps qui reste

Combien de temps…
Combien de temps encore
Des années, des jours, des heures combien?
Quand j’y pense mon coeur bat si fort…
Mon pays c’est la vie.
Combien de temps…
Combien

Je l’aime tant, le temps qui reste…
Je veux rire, courir, parler, pleurer,
Et voir, et croire
Et boire, danser,
Crier, manger, nager, bondir, désobéir
J’ai pas fini, j’ai pas fini
Voler, chanter, partir, repartir
Souffrir, aimer
Je l’aime tant le temps qui reste

Je ne sais plus où je suis né, ni quand
Je sais qu’il n’y a pas longtemps…
Et que mon pays c’est la vie
Je sais aussi que mon père disait:
Le temps c’est comme ton pain…
Gardes en pour demain…

J’ai encore du pain,
J’ai encore du temps, mais combien?
Je veux jouer encore…
Je veux rire des montagnes de rires,
Je veux pleurer des torrents de larmes,
Je veux boire des bateaux entiers de vin
De Bordeaux et d’Italie
Et danser, crier, voler, nager dans tous les océans
J’ai pas fini, j’ai pas fini
Je veux chanter
Je veux parler jusqu’à la fin de ma voix…
Je l’aime tant le temps qui reste…

Combien de temps…
Combien de temps encore?
Des années, des jours, des heures, combien?
Je veux des histoires, des voyages…
J’ai tant de gens à voir, tant d’images..
Des enfants, des femmes, des grands hommes,
Des petits hommes, des marrants, des tristes,
Des très intelligents et des cons,
C’est drôle, les cons, ça repose,
C’est comme le feuillage au milieu des roses…

Combien de temps…
Combien de temps encore?
Des années, des jours, des heures, combien?
Je m’en fous mon amour…
Quand l’orchestre s’arrêtera, je danserai encore…
Quand les avions ne voleront plus, je volerai tout seul…
Quand le temps s’arrêtera..
Je t’aimerai encore
Je ne sais pas où, je ne sais pas comment…
Mais je t’aimerai encore…
D’accord?

Geriye kalan zaman

Ne kadar zaman…
Daha ne kadar zaman
Kaç yıl, kaç gün, kaç saat, ne kadar ?
Düşündüğümde kalbim ne kadar hızlı çarpıyor..
Benim hayatım yurdumdur.
Ne kadar zaman…
Ne kadar

O kadar seviyorum ki, kalan zamanı
Koşmak, konuşmak, ağlamak istiyorum
Ve görmek ve inanmak
Ve içmek, dans etmek
Bağırmak, yemek, yüzmek, sıçramak, karşı gelmek
Daha bitmedi, daha bitmedi
Uçmak, şarkı söylemek, gitmek, yeniden gitmek
Acı çekmek, sevmek
O kadar seviyorum ki, kalan zamanı

Nerede doğduğumu artık bilmiyorum, veya ne zaman
Çok uzun zaman olmadığını biliyorum..
Ve yurdumun hayatım olduğunu..
Bir de biliyorum ki babam bana :
Zaman ekmeğin gibidir derdi…
Yarın için de biraz bırak…

Daha ekmeğim var
Daha zamanım var, ama ne kadar ?
Daha oynamak istiyorum…
Dağlar kadar gülmek istiyorum,
Fırtınalar kadar gözyaşı dökmek istiyorum
Dolu gemiler kadar şarap içmek istiyorum
Bordeaux ve İtalyan şarapları
Ve dans etmek, bağırmak, uçmak, yüzmek bütün okyanuslarda
Daha bitmedi, daha bitmedi
Sarkı söylemek istiyorum
Sesimin sonuna kadar konuşmak istiyorum…
O kadar seviyorum ki kalan zamanı…

Ne kadar zaman…
Daha ne kadar zaman ?
Kaç yıl, kaç gün, kaç saat, ne kadar ?
Hikâyeler, yolculuklar istiyorum…
Daha birçok insan birçok resim görmeliyim..
Çocuklar, kadınlar, büyük adamlar,
küçük adamlar, komik adamlar, üzgün adamlar,
çok zekiler ve salaklar,
Ne komik, bu salaklar, dinlendiriyorlar,
Güllerin ortasındaki yaprak gibiler…

Ne kadar zaman…
Daha ne kadar zaman?
Kaç yıl, kaç gün, kaç saat, ne kadar ?
Umurumda değil sevgilim..
Orkestra durduğunda ben halen dans ediyor olacağım…
Uçaklar uçmayı bırakınca ben yalnız uçacağım…
Zaman durunca…
Seni hala seveceğim
Nerede veya nasıl bilemiyorum…
Ama seni hala seveceğim…
Anlaştık mı ?

Nisan
14
Yazar: momo tarih:Nisan 14th, 2010    Kategori: deneyin, dinleyin, zaman ayırın

Yakında 22 yaşına basacak olan Béatrice Martin isimli Kanada’lı bu genç kızın sesi sizi çok etkileyecektir. 3 yaşında annesi sayesinde hemen piano öğrenmeye başlamıs ve sonradan piyanoya hiç elini sürmeyeceğine dair kendisine söz vermiş. Fakat bu sözü tutmayı başaramamış. İyi ki de bu sözünü tutmamış…

Çoğu şarkıları hem yazmış hem de bestelemiş. Şarkıyı dinlerken sözlerini anlamak ne kadar zor olsa da, bir kere okuduğunuzda (fransızca) bu sanatçının gerçekten çok kabiliyetli olduğunu anlayabilirsiniz. Bu yaşta bunları nasıl yazmış ve uygun bir beste ayarlamış hayretler içerisindeyim. Size « Pour un infidèle » veya « Ensemble » şarkısını dinlemenizi tavsiye ederim.  Eminim seveceksiniz..

Bence hemen  « Cœur de pirate » albümünü bulun ve dinleyin ..

Aralık
10
Yazar: momo tarih:Aralık 10th, 2009    Kategori: dinleyin, zaman ayırın

Geet ChartrouGeçen hafta sinemaya gittiğimizde filmin sonunda çok güzel bir parça dinledik. Biraz dikkatli dinlemeye başladığımızda, hiç bir müzik aleti kullanılmadığını melodiyi yaratanın sadece ıslık olduğunu fark ettik. Sinemaya gidince filmin jeneriğini sonuna kadar izlediğimiz için hemen ıslık ustasının ismini not edip ertesi gün kendisi hakkında araştırmalara başladık. Ustamızın ismi Geert Chartrou. Kendisi meğer Dünya Islık şampiyonuymuş (evet, böyle şampiyonalar bile varmış;)). Internet sitesinden bir kaç parça dinleyebilirsiniz. Mozart’ın Türk Marş’ındaki performansı gerçekten inanılmaz.

Beyler, böyle bir ıslığa hiç bir bayan dayanamaz;)

Bizce hemen dinleyin ..:)

Eylül
17
Yazar: kitty tarih:Eylül 17th, 2009    Kategori: dinleyin, gezin

 Picture 460

Aslına bakarsanız öyle arya dinleyen bir insan değilimdir. Bana biraz ağır gelir. Klasik müzik severim ama operayı pek anlayamıyorum sanırım. Eğer operaya gitmişsem de – şimdiye kadar Türkiye’de toplasanız üç bilemediniz dört kere babamla gitmişimdir – sanatçı performanslarını mı izleyim, ne diyorlar onu mu takip edeyim derken kafam karışıyor, konsantrasyonum bozuluyor ve esas olayı kaçırıyorum bir şekilde! Kısacası hakkını veremiyorum bu sanat dalının galiba.

Bütün bu düşüncelerim bir yana, size Puccini’nin hikayesini güzel ama bir o kadar da acımasız Çin Prensesi Turandot ile Prens Calaf’ın aşkları üzerine kurguladığı Turandot Operası’ndaki Nessun Dorma aryasından bahsetmek istiyorum. Bir insan bir müziği her dinlediğinde bu kadar etkilenebilir mi? Abarttığımı düşünebilirsiniz ama ben yine de dinlemeniz için ısrar ediyorum.

Bence bu kadar etkileyici olmasının altında sözlerinden çok daha başka şeyler var. Ben italyanca bilmiyorum dolayısıyla sözlerini anlamıyorum.  Daha doğrusu anlamıyor-dum. Merakımdan araştırdım buldum, anlamları da çok güzel… Ama bu başka birşey. Bir yerde konu sanatın ne kadar farklı milletten ya da kültürden insana ulaşabildiğine geliyor bence. Çünkü burada müziğe öyle bir kaptırıyorsunuz ki kendinizi, sözlere ihtiyaç duymuyorsunuz artık. O size anlatıyor herşeyi. İşte tam da o an sizin gibi hisseden ama hiç tanımadığınız, dünyanın herhangi bir yerindeki başka birisiyle buluştuğunuz ortak paydanız oluveriyor. Bunu başaran besteciye, ortaya çıkardığı sanatına saygı duymamak mümkün mü?

Geçen sene çıktığımız İtalya sehayatimiz sırasında genelde uyguladığımız bir kuralımız vardı: bir gün önceden ertesi gün gezeceğimiz yerleri belirliyorduk. Böylece güzergahımızı kolayca çizebiliyorduk. Orada da Türkiye’den aldığım bir rehber kitap var, resimleri olduğu için ha bire sayfalarını karıştırıyoruz. İşte yine o plan zamanlarından biri. Bu sefer ön hazırlıklarımız Kuzey Toscana Bölgesi için. Bir baktım kitap Puccini’nin aynı zamanda doğduğu yer Lucca ile kentin kalabalığından kaçmak için tercih ettiği Torre del Lago’daki evinden bahsediyor. Hem de bu yerler bizim gezip görebileceğimiz uzaklıkta. Artık ne siz sorun bendeki sevinci ne de ben söyleyeyim! Tesadüfen oraya gitmeden önce annemle telefonda konuşma fırsatı buldum. Nereye gideceğimizi söylediğimde o da çığlık çığlığa, mutlu oldu. Eee benim bu çığlıklarımın var tabii ki bir orijini!

Büyükannemle büyükbabam çok severmiş Puccini’yi, özellikle büyükannem. Küçükken evlerinde piyanonun üstünde görürdüm hep bestecinin biblosunu. Ama tabii o zamanlar anlamıyorum. Oradan almışlar meğerse…

Picture 446

100_1171

Museo Villa Puccini üstteki ilk resimde görülen Lago di Massaciuccoli’nin kıyısında bulunuyor. Burası sazlarıyla, etrafındaki yeşil çevresiyle ve yüzen ördekleriyle huzur veren, küçük kulesiyle de kendine has bir yer. Müzeye geldiğinizde öncelikle kapıda giriş saatini beklemeniz gerekiyor. Her seferinde sınırlı sayıda kişi aldıklarından belirli saatler aralığında dolaşıp çıkma zorunluluğu var. İçeri girdiğinizde herşeyin korunduğunu görüyorsunuz. Çalışma masasının üstünde duran kaleminden tutun da mürekkepliğine kadar. Vitrinlerin içinde ise resimler, notlar… Puccini’nin gömülü olduğu mozole de burada bulunuyor.

İlginç turumuzu tamamladıktan sonra alıyoruz soluğu Lucca’da… Ben elimden hiç ama hiç düşürmediğim canım fotoğram makinemle köşe bucak resim çekmeye devam ediyorum.

Picture 510

Picture 516

Kah Lucca’nın sokaklarını keşfediyoruz, kah açık bulduğumuz kapılardan avlulara doğru merak dolu bakışlar atıyoruz.

 

Picture 477

 

Picture 481

Sonra acıktığımızı farkediyoruz ve Piazza Napoleone’de yemek yiyoruz. Burası kocaman, yüksek yüksek ağaçların olduğu bir meydan. Her köşe başında bir dondurmacı. Biraz soluklandıktan sonra tekrar düşüyoruz yollara.

Picture 459

Picture 484

 

Picture 486

 

San Michele in Foro Kilisesi’nin köşesindeki esasen içeridekinin kopyası olan Madonna heykeli ile San Frediano Kilisesi’nin ön cephesindeki Göğe Çıkış’ı simgeleyen mozaik tüm ihtişamıyla ayrı ayrı bizi selamlıyorlar…

 San Michele in Foro Kilisesi

San Michele in Foro Kilisesi ve aslı kilisenin içinde bulunan Madonna heykeli.Picture 490

 San Frediano Kilisesi’nin ön cephesinde bulunan “Göğe Çıkış” mozaiği.Picture 511

 

Burada sanki herşey Puccini’ye gönderme yapıyor. İnanın bana dondurmacılar bile!

Picture 496

Picture 491

Ayrıca sanatçının 150. yıldönümü kutlamaları çerçevesinde etkinlikler de var..  Bütün bunların Lucca’da yapılıyor olmasının nedeni bestecinin bu kentte yaşamış olması elbette. Hatta Turandot’u bile buradaki evinde bestelemeye başlamış…

Bu yazıyı yazarken birşeyi merak ettim. Acaba ilk dinlediğim arya Nessun Dorma olsaydı operayı daha çok sever miydim? Tabii ki her aryayı seveceğim diye birşey yok ama sanırım evet, daha bir ilgili olabilirdim bu sanat dalına karşı diye düşünüyorum.  

İşte bu yüzden Nessun Dorma bir şansı hakediyor bence.

Eğer bu aryayı ilk defa dinleyecekseniz, keyifli olduğunuz bir akşamı seçin. Güzel bir bardak şarap eşliğinde müziğin sesini biraz açın ve kendinizi müziğe bırakın…

İtalya beni böyle yapıyor işte!!!