Bizce Hemen gezin, okuyun, tıklayın…

December
9
Yazar: kitty tarih:December 9th, 2009    Kategori: deneyin

Bugün biraz eğlenelim diyorum. Açıklamama izin verin birazdan anlaşılacak eğlence konunuz..

 

Benim bir iki sene önce saçlarım tip değiştirme isteği duydu sanırım, kurumaya başladı. Böyle çitiş çitiş garip birşey oldu. Bayağı farklı ürünler denedim ama bir türlü eski haline döndüremedim. Kısacası o zamandan beri şampuan reklamlarında da hep duyduğumuz gibi “cansız, mat saçlarla” dolaşıp duruyorum. Hiç de memnun değilim bu halimden.

Şimdi hikayenin can alıcı kısmına geliyorum. Bana badem yağı önerdiler. Saç diplerine sürülürmüş. Bunu farklı farklı bir sürü kişiden duydum. İyi güzel dedim kendi kendime. Yapılabilecek birşey.

Geçen gün dergi karıştırıyorum. Aaaaaaa o da ne! “Yıpranan saçlarınızın doğal parlaklığını, canlılığını kazanması için basit uygulanabilir yöntemler” gibi bir başlık. Dört şey var karıştırılması gereken, bunlardan biri de badem yağı. Gözüm badem yağını yakaladı ya tamam gerisi önemli değil! Sonrası için şenlik başladı diyebilirim sadece..

Bir heyecan gittim badem yağı aldım. Diğerleri zaten mutfaklarımızda olan şeyler. Evet yanlış okumadınız mutfak yazdım. Bal, yoğurt ve muz! Ben sizin gibi akıllı davranıp “Muzla yoğurt?? Ne alakası var şimdi bunların saçlarla???” demedim. İçinde badem yağı var ya karışım benden geçer notu aldı bir kere!

Dün akşam bir güzel sürdüm ben bu muhallebi gibi olan karışımı kafama. Topuz yapıp boneyi de geçirdim o muhteşem saçlarımın üstüne. Dergide biraz beklemek lazım diye yazıyordu. Başladım beklemeye ama yazdığı kadar değil, şükürler olsun ki! Yani ben bile o kadar duramamışım düşünün artık siz gerisini. Neyse duruladım tabii saçlarımı. İlk seferde ne fark olacaksa, bir heyecan geçtim aynanın karşısına. Geçer geçmez bir de ne göreyim???? Kafamda küçük küçük, sayısı da hatırı sayılır türden muz  parçaları! Saçlarım da ıslak olduğundan hepsi yapışmış kafama. Bir sonraki karede, evin içinde çığlık çığlığa bir ben tabii! Neyse ki tarayınca gitti büyük çoğunluğu… Hepsi diyemiyorum çünkü kafamda hala kalmış olma olasılıkları yüksek!!!!

Düşündükçe hala kafam kaşınıyorrrrrrrrrrrrrrrrrr!!! Ben müstahakım zaten!

“Aman size ders olsun!” diyemeyeceğim çünkü böyle birşey denemeceğiniz konusunda sizlere olan güvenim tam!

Bu “süper zeka maceramı!!!” hangi kategoriye koysam bilemedim. Bir şekilde de sizlerle paylaşmam lazım. Yeni kateori açmak olmazdı bu şapşallığım için; “deneyin”e koyuyorum mecburiyetten yanlış anlaşılmasın.

 

Sırf bu yazı için lütfen ama lütfen kategori adını “bizce hemen uzak durun!!!!” olarak kabul edin…

November
3
Yazar: kitty tarih:November 3rd, 2009    Kategori: deneyin, gezin

 

DSCN1836

Bildiğiniz gibi 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı öncesi yani 28 Ekim arifeydi, bu da biz çalışanların çoğu için demek oluyor ki iş yarım gün. Gaye’yle çok uzun zamandan beri Galata Kulesi taraflarına gitme planımız vardı. Dedik ki neden bu günü değerlendirmeyelim. Biz kararımızı verdik ya hava da feci şekilde bozdu! Sabah bir kalktım ohhhhhhhh hava mis gibi kapalı, yağmur yağıyor, ne hoş!! Ben hiç istifimi bozmadan eşyalarımı hazırladım. Bu konuyu açmam gerekiyor çünkü çok dalga geçildi benimle. Efendim sanki biz ıssız bir yerde maceraya atılıyormuşuz gibi yolluk hazırladım, her birimize bir küçük Amasya elması, bir de mandalina. Hani neme lazım aç kalırız falan mazallah yani!! Gaye’nin annesi Sevim Teyze de gelecekti bizimle bir ihtimal, onun için üç küçük bohça hazırlandı!

Ama Sevim Teyze gelemedi o gün, kaldı mı elimizde fazladan bir bohça! Neyse öğle oldu, normalde bindiğimiz servislerden farklı bir servise binmemiz gerekiyor. Servisi beklerken Karin geldi yanımıza. Onu da kandırdık, üç kişilik ekibimiz tamamlanıverdi! Tevekkeli değil üç bohça hazırlamışım.

Herşey iyi hoş güzel de bekle bekle gelmiyor servis, Cansu’ya yetiştik koştur koştur, sağolsun bizi karşıya geçirdi. Barbaros Bulvarı’na çıktık bir şekilde de, işte o kadar… Çıktık caddeye ve kaldık, gidemiyoruz… Bir adet boş taksi yok!!! Hadi dedik yürüyelim biraz ilerde buluruz, ama yok da yok! Belki yarım saat bekledik. Bu arada yaptığımız salaklıkların haddi hesabı yok. Gaye’nin taksi şoförlerine nereye gideceğimizi anlatabilmek için uzaktan yaptığı el kol hareketleri, benim kendimi kaybedip iki büklüm olurcasına kahkahalarım filan, kimse bizi ciddiye almadı tabii doğal olarak! Daha fazla detay veremeyeceğim geri kalan tüm rezilliklerimiz bizimle sayısını düşünmek bile istemediğim trafik mağdurları arasında sır! Sonunda kan ter içinde, paçalarımız yağmurdan sırılsıklam attık kendimizi Beşiktaş sahile, neyseki oradan taksiyle ilk durağımız Cihangir’e gitmemiz beş dakikamızı aldı. Haa bu arada Beşiktaş’a varma çabalarımız sürerken Gaye bir adet mandalina yedi sinirden. Diyeceğim o ki hafife almayın lütfen benim bohçalarımı!

Cihangir White Mill’de çok lezzetli bir yemek yedik. Size gönül rahatlığıyla Somon Izgarası’nı tavsiye edebilirim. Yağmurlu bir gün olduğundan bahçede oturamadık ama o yeşilliği seyretmek bile güzeldi. Biz yemeklerimizi yiyip şaraplarımızı yudumlaya duralım yağmur da yavaş yavaş terketti oraları. Mekandan keyfimiz yerinde ayrıldık, eee karnımız doydu ya altüst olan sinirlerimiz de kendilerine geliverdi! Sokağa çıkınca meydana varmadan bir dükkan dikkatimizi çekti, daldık içeri. Yanlış hatırlamıyorsam butiğin adı Onbir A. Hem güzel kıyafetler, hem güzel aksesuarlar bir de üstüne üstlük küçük dekorasyon eşyaları var. Oradan kedili bir kolye ucu aldım; biliyorum konsept itibariyle nutkunuz tutulmuş durumda!

Derken ver elini Galata Kulesi.. Bundan sonrası şiir gibi zaten. Belirtmeden edemeyeceğim, kule taa 1348 yılında Cenevizliler tarafından inşa edilmiş, dile kolay… Bayılıyorum oralara, eski oluşlarına, o cezbeden taraflarına. Kuleye çıktığımızda güneş yavaş yavaş batmaya başlamıştı. Manzara deseniz muhteşem! Yanlız yukarıdaki turist sayısı çok, dolaşacak alan da az olduğundan şöyle gönül rahatlığıyla birbirimizin resimlerini çekemediDSCN1852k; işte onlardan ikisi…

DSCN1853

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aşağı indiğimizde hava kararmaya başladı, biz de yavaştan üşümeye…Ama elimizde değil, manzaraya doyamadığımızdan Konak Pastanesi’nin terasına çıkmaya karar verdik.

DSCN1858

Kahvelerimizi, çaylarımızı söyledik, tatlılarımızı sipariş ettik. Şallarımızı da sarınınca bir huzur çöktü üzerimize… Tutturdu manzara manzara diye diyeceksiniz ama tutturulmayacak gibi değil hani! Ne tarafa bakacağımızı şaşırdık! Karşımızda duran Topkapı Sarayı’nı, Sultan Ahmet Camii’ni mi seyretsek yoksa solda kalan Boğaz’ı, Boğaziçi Köprüsü’nü mü? Arka tarafımızda zaten Galata Kulesi… Biz bilemedik doğrusu! Kısacası keyfimize diyecek yoktu. Sarhoş olduk mutluluktan…

 

DSCN1859

 

DSCN1867

 

Oradan çıkışta Karin’le vedalaştık. Gaye’yle koşar adım vapura yetiştik. Dışarıda yer bulabildik neyseki, kıkır kıkır gülmekten zamanın nasıl geçtiğini anlamamışız…

Eve geldiğimde “Ne iyi ettik de gezdik oraları!!” dedim kendi kendime. “İyi ki yağmuru boşverdik, ha bir de trafikle dalga geçtik!”. Eminim kızlar da bana katılacaklardır, bir öğleden sonrası için bile olsa biz doya doya yaşadık İstanbul’u…