Bizce Hemen gezin, okuyun, tıklayın…

Temmuz
11
Yazar: kitty tarih:Temmuz 11th, 2011    Kategori: deneyin, gezin

 

 

 

 

 

 

Sizlere ilk yazımda hayvansever dostum Didem’den ve tasarladığı kedi evlerinden bahsetmiştim… Çok güzel yeni gelişmeler var; şimdi de onlara değineceğim…

Biz Didem’le arada buluşur, dertleşiriz. Bazen kaçırdıklarımızı anlatırız birbirimize; bazen de tek konuştuğumuz hayallerimiz olur. Hiç şaşmaz, konu Podo’ya gelince Didem’in gözleri hep parlar, sesi de hep cıcıl cıvıldır. Ben bu sevgisinin tasarımlarına da yansıdığını düşünüyorum…

Nitekim son olarak Podo markası altında projelerini geliştirerek, patili dostlarımız için yaptığı tasarımlarına iç mekan mobilya ve aksesuarlarını ekledi; sayfasında da online satışa sunmaya başladı. Onu ofisinde ziyaret ettiğim zamanlar, raflarda miskin miskin yatan güzelliklere ya da bahçedeki kedi evinin içinden atılan diğer meraklı bakışlara her zaman şahit olmuşumdur… Kısacası herşey kullanıcıları tarafından anında test edilip tescilleniyor zaten!

Podo sayfasını ziyaret ettiğinizde yüzünüzde bir gülümseme belirecek eminim. Ben şanslıyım; tasarımları yapım aşamasında görüp o heyecana biraz da olsa ortak olabildim… Ve de söylemek zorundayım oğluşum “Sushimoto made in Japan kedi” de ayrı bir şanslı, çünkü kendisine yılbaşında Podo yastık hediye edildi! Gayet de mutlu mesut, üstünde tavşan gibi oturuyor. 🙂

Favorilerime gelince… Pisi Cafe Mama Evi’ne bayılıyorum mesela 🙂 Bahçem olsun (bakınız bir önceki yazım / hayallerim!!) ilk iş edineceğim bir tane! Bir de o raflara… Yüksekçe ve gözlem yapılabilir bir konuma yerleştirildiklerinde hiçbir kedinin o raflara direnebileceğini sanmıyorum!

 

 

 

 

 

 

Küçük bir iki not daha; ürünler sadece kedilere yönelik değil. Köpek ve kuşlar için de seçenekler mevcut. Ayrıca özel tasarımlar da yaptırmak mümkün…

Detaylı bilgi için www.podo.com.tr ve info@podo.com.tr

Mayıs
18
Yazar: momo tarih:Mayıs 18th, 2010    Kategori: deneyin, izleyin, zaman ayırın

Dün herhalde hayatımda ilk defa danimarkalı yönetmeni olan film izledim. Cannes film festivali nedeniyle festivalle beraber farklı yarışmalar oluyor ve ancak onlara yer bulunabiliyor. Cannes’a 20 km uzaklıkta tepelerde Valbonne köyünün küçücük sinemasında bir kısa metraj bir de uzun metraj film izleyecektim. Uzun metrajlı filmin ağır bir film olduğunu önceden biliyordum onun için moralimi hazırlamaya çalışmıştım fakat diğer film hakkında hiç araştırma yapmamıştım.

Kısa metraj filmin adı Berik. Aslında filmin sadece yönetmeni Danimarka’lı. Herşey Kazakistan’ın Semei kenti veya köyünde geçiyor. Seyirciyi etkileyen tabii ki Berik: 33 yaşında bu insanın yüzünde ciddi bir deformasyon var ve kendisi görme özürlü (nedenini filmin sonunda anlıyorsunuz). Berik dahil oyuncular aslında profesyonel değiller ama seyircinin kalbini hemen çaldılar. Hikâyeyi anlatmayacağım ama çok sade çok yalın bir hikâye. Moral bozan bir film olsa da gerçekleri gösteriyor, insanların biraz da gözünü açıyor.

Berik filmi bittikten sonra, Armadillo isimli bir buçuk saatlik film başladı. Armadillo Afganistan’da Danimarka’lıların sözde barışı sağlamak için gönderildikleri bir kamp. Film oraya 6 aylığına giden genç askerlerin psikolojisini yalın şekilde gösteriyor. Zaten film değil belgesel olarak tanıtılıyor. Bu filmi izledikten sonra halen bir yerlerde silahların konuştuğunu hatırlıyorsunuz ve insanın psikolojisinin ortamdan ne kadar etkilendiğini…Film bittikten sonra yönetmenlere soru sormamız mümkündü. Yönetmene ben sadece bu askerlerin bu belgeseli izleyip izlemediklerini sordum. Kendisi filmdeki bütün askerlerin filmin son halini izlediklerini, bazılarının kendilerini sorgulamaya başladıklarını, bazılarının sinirlendiklerini belirtti. Fakat yine de gösterime izin verdiklerini de ekledi. Çok etkileyici bir belgesel..

Bence hemen, aslında hemen olmasa da kendinizi psikolojik olarak hazır hissettiğinizde, Danimarka sinemasını Berik ve Armadillo ile keşfedin..

Nisan
14
Yazar: momo tarih:Nisan 14th, 2010    Kategori: deneyin, dinleyin, zaman ayırın

Yakında 22 yaşına basacak olan Béatrice Martin isimli Kanada’lı bu genç kızın sesi sizi çok etkileyecektir. 3 yaşında annesi sayesinde hemen piano öğrenmeye başlamıs ve sonradan piyanoya hiç elini sürmeyeceğine dair kendisine söz vermiş. Fakat bu sözü tutmayı başaramamış. İyi ki de bu sözünü tutmamış…

Çoğu şarkıları hem yazmış hem de bestelemiş. Şarkıyı dinlerken sözlerini anlamak ne kadar zor olsa da, bir kere okuduğunuzda (fransızca) bu sanatçının gerçekten çok kabiliyetli olduğunu anlayabilirsiniz. Bu yaşta bunları nasıl yazmış ve uygun bir beste ayarlamış hayretler içerisindeyim. Size « Pour un infidèle » veya « Ensemble » şarkısını dinlemenizi tavsiye ederim.  Eminim seveceksiniz..

Bence hemen  « Cœur de pirate » albümünü bulun ve dinleyin ..

Şubat
16
Yazar: momo tarih:Şubat 16th, 2010    Kategori: deneyin, gezin, zaman ayırın

Geçen yıl mayıs ayında 5 günlüğüne yine İtalya keşfine gitmeye karar vermiştim. Nedir bu Cinque Terre ? Eskiden « terre » italyanca’da köy demekmiş. Cinque de bilindiği üzere 5 (beş) anlamına geliyor. İşte bu bölge beş köyden oluşuyor. Bu köyler de birbirlerine oradaki yerlilerin zamanla inşa ettikleri yollarla bağlılar. Bu köylerin isimleri : Riomaggiore, Manorala, Corniglia, Vernazza, Monterosso. Gitmeden önce agriturismo sitesinden bir italyan arkadaşım sayesinde casa nel bosco’yu telefonla arayıp odamızı ayırdık. Casa Nel Bosco, Genova ve la Spezia kentlerinin arasında kayıp bir köyde dağ evi. Ev sahipleri aynı zamanda misafirhane gibi bir işletmeye çevirmişler evin bir kısmını. Arabayla Casa Nel Bosco’yu nihayet bulmuştuk. Evin sahibi Signora Maria Carla hiç ingilizce veya fransızca bilmediği için (türkçe konuşup konuşmadığını sormadım bile ;))bizim geliş saatimize göre oğlunu çağırmıştı. Oğlu bize Cinque Terre hakkında birkaç gerekli bilgiyi verdikten sonra ayrıldı ve beni ve eşimi Maria Carla teyzeyle başbaşa bıraktı.

Ertesi gün sabah erkenden uyanıp La Spezia’ya arabayla yarım saatte ulaştık ve de şehrin girişindeki tek bedava park yerinde arabamızı park edip gara doğru yol aldık. La Spezia’da parketmemizin nedeni, Cinque terre bölgesinde araba için yer bulmak hem çok zor hem de yollar çok dar. Onun için size tavsiyem, La Spezia’ya sabah erkenden varıp arabanızı bu ücretsiz otoparka bırakmanız. İşte o sabah, arabayı park ettikten sonra saat 11 gibi, La Spezia garından trenimize bindik ve de son ve en büyük terre’ye Monterosso’ya gittik. Cinque Terre devlet parkı olduğu için gezmek için günlük 5 euros ödemek gerekiyor. Fiyatlandırmada programınıza göre bir sürü kategori belirlenmiş. Eğer yorulup da yürümekten vazgeçerseniz, bir köyden diğer köye tren veya vapurla ulaşabilirsiniz. Monterosso’da trenden indikten sonra önce Vernazza’yı Corniglia’ya bağlayan yolun bugün ve yarın kapalı olduğunu gördük. Ama nasılsa ilk hedefinimiz Vernazza’ya gitmekti. Vernazza’ya gitmek içik 2 numaralı sentieri’yi yani patikayı takip etmek yeterli. Yörenin haritasını herhangi bir tren garından veya turizm ofisi kulüplerinden temin edebilirsiniz. Monterosso hakkında verebileceğim tek bilgi aralarında en büyük köy olması ve de sadece bu köyde kumlu bir plaj olmasıdır. Yola koyulmaya başladık ve de ben her zamanki gibi çok çabuk başladım ve de hep yokuş çıktığımıziçin belki başladıktan 15 dakika sonra ara verdim. Yollar çok dar ve de alt taraf uçurum. Yürürken çok dikkat etmek lazım. Yolları yöreliler nasıl yapmışlar gerçekten şaşırıyorum. Köy insanları bu koylarda üzüm bağları ve de zeytin ağaçları yetiştiriyorlar. Manzara gerçekten harikulade. Yolun çok yokuşlu olduğunu söyleyebilirim.

Vernazza’ya ulaşmak yaklaşık 1,5 saatimizi aldı. Vernazza köyü en romantik köy denilebilir. Aslında, jeolojik olarak, en güvenli köymüş çünkü iki kaya arasında yapılmış. Yani, deniz hiç bir tehlike değilmiş bu köy için. Vernazza’ya dağın tepesinden ulaştığınız için çok güzel bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. Evler rengarenk ve de bizim olduğumuz gün rengarenk şemsiyeler açılmıştı. Daha yeni ısınmışken, Vernazza’da çok ara vermemeye karar verip, hemen Corniglia’ya varan sentierileri aradık. Asıl yol maalesef kapalıydı. Ama biz yine de girmeyi denedik ve de az sonra görevliler yolun kapalı olduğunu söylediler 🙂 Yırtamadık. Fakat başka bir yol olduğunu da söylediler. Biz de zor olduğunu bildiğimiz halde o yola başladık. Hakikaten zormuş.. Yine yokuş, yine dar yollar.. Bazen basamaklar arasında 70-80cm aralık oluyordu. Benim dizim çok harika durumda değildi ama idare ettik. O yokuş da bayağı yorucuydu ama yavaş başladığım için herhalde sadece iki kere ara vermiştim 😉 Bu diger yolun kötü yanı anayolda da yürümek zorunda kalmamızdı. Fakat çok araba olmadığı için yine de yol fena değildi. Anayoldan da artık Corniglia gözükmüştü.

Corniglia, deniz seviyesinde olmayan tek köy. Aslında deniz kıyısında ama bir kayanın üzerinde olduğu için plaj diye bir şey yok. Daha sade bir köy Vernazza ‘yla karşılaştırırsak. Köye girerken, barda oturan biri bize ateş sordu. Sanki hani bu sıcakta ve de bu yokuşlarda sigara içme meraklısıydık. Herneyse, Corniglia’ya yine 1,5 saatte ulaşmıştık. Bir sonraki durağımız olan Manorala’ya gitmekten artık korkuyordum. 3 saat yürümüştük. Ve daha iki köy vardı. Fakat, Manorala’ya ve sonrasında Riomaggiore’ye ulaşmak bir önceki patikalara göre çok daha kolaydı. Deniz kıyısından geniş yollardan gidilebiliyordu. Zaten daha da kalabalık olmuştu yollar ve her yaştan insanlar vardı. Manorala’ya yaklaşık bir saatten az bir zamanda ulaştık. Manorala da küçük fakat rengarenk bir köy. Gerçekten çok şirin bir köy. Geceye kalmamak için tekrar çok çabuk yola koyulduk.

Riomaggiore’ye ulaşmak için meğer Via dell Amore’den geçmek gerekiyormuş. Bu yolda, insanlar birbirlerine aşkını ispatlamak için bir kilit alıyorlarmış ve de bu yolda herhangi bir yere bu kiliti kitleyip bırakıyorlarmış. Yolun her yerinde kilit vardı. Duvarlarda birçok isim yazılıydı. Bu yol da çok güzeldi. Güneşin batışını bu yolda izlemiştik. Ama ben açıkçası yeşilliğin arasında gezmeyi bin kez tercih ederim. Riomaggiore’ye vardığımızda treni kaçırmıştık. Bir saat boyunca bir sonraki treni beklememiz gerekiyordu. Riomaggiore’de çok ilginç bir şey bulamadık onun için zamanın büyük kısmını garda oturarak geçirdik. Toplam 5,5 saat yürümüşüz. Trenle La Spezia’ya ulaştıktan sonra hemen arabaya binip Casa Nel Bosco’ya döndük ve de yorgunluktan kendimizi hemen yatağa attık. Ertesi gün daha bir sürü köy gezecektik.

Bence hemen Cinque Terre’yi gezin, ama uzun bir yürüyüşe hazırlıklı olun..

Ocak
26
Yazar: momo tarih:Ocak 26th, 2010    Kategori: deneyin, gezin, tadın

gruyerespeyniriTürkiye’de gravyer peyniri olarak da andığımız gruyère peynirinin öyküsünü anlatacağım size. Aslında, Türkiye’deki gravyer peynirinin gruyère olduğundan da şüpheliyim ama herhalde isim oradan geliyor. İsviçre’de küçücük bir köy Gruyères köyü. Belki 200 kişi yaşıyordur. Gruyères köyüne ulaşmak için Cenevre veya Lozan’dan trene binip Palézieux’de inmeniz gerekiyor. Ondan sonra turuncu, daha cok tramvaya benzeyen iki vagonlu küçücük bir trene binmeniz gerekiyor. Lozan’dan Gruyères’e trenle yaklaşık iki saatte gidebilirsiniz. Yolculuğunuz, gidiş dönüş Lozan’dan yaklaşık 50 İsviçre Frank tutar.  İsviçre’de tren fiyatları biraz pahalı olsa da tren sistemi gercekten bir harika. Her köye trenle ulaşmanız mümkün. Bu küçücük turuncu tren aynı otobüs gibi işliyor. Cok yolcusu olmadığı için her durakta her zaman durmuyor. Durmak icin her vagonda bulunan « inecek » düğmesine basmanız gerekiyor. Dağın ortasından köyleri trenle geçmek gerçekten çok ilginçti.

turnagruyereskoyugruyere-tren

Gruyerès’e sabahleyin gitmeniz gerekiyor ; tabii eğer peynirin nasıl yapıldığını merak ediyorsanız. Eğer öyleyse, Gruyères tren istasyonunun hemen karşısındaki « Maison de la Gruyère »’e uğramanızı tavsiye ederim. Bu müzede önce ineklerin nasıl yaşadıklarını ve de ne ile beslendiklerini görüyorsunuz. Sonradan bu firmanın hazırladığı peynirlerin nasıl yapıldığını yukarıdan izliyorsunuz.  Her sabah erkenden ineklerin sütü toplanıp peynirin yapıldığı fabrikaya getiriliyor. 400 litre süt bakırdan yapılmış kocaman kovalarda 50-55  derecede kaynatılıyor. Sütün kesilmesini kontrol eden peynir umanları sıkça kaynayan miktardan  bir süzgeci daldırıp kırıntıları alıp sıkıstırıyorlar. Eğer ki yeterince sert olursa, kaynamış süt yaklaşık 50-60 cm çapında çember şeklinde metal kaplara dağıtılıp süzülüyor. Peynir iyice sıkıştırıldıktan sonra gruyère markalı küçük bir kağıt ortaya ekleniyor ve de siyah renginde plastikten yapılmış günün tarihini belirten rakamlar ekleniyor.  Bu kaplar kapanıp birkaç kez çeviriliyor ve de tuzlu suda uzun bir süre bekletiliyor. Tuzlu sudan cıkarıldıktan sonra herbiri 35 kg tartan peynirler kilerde 6 aydan 1,5 yıla varan uzun bir süre bekletiliyor. Rengi kasar peynirini andiran bu peynirlerin bu kadar uzun bir süre bekletildiklerini biliyor muydunuz ?

peynirnasilyapilirtarihatalimcave-gruyeres1

Peynirin nasıl yapıldığını öğrendikten sonra, Gruyères köyünü biraz ziyaret edip güzel de bir yemek yemek istemiştik. Gruyères köyü tepede bulunduğu için gardan 10 dk kadar yürümeniz gerekecek. Gruyères köyü ismini turna kuşu, « grue » isminden almış. 28 kilometre karelik 170 nüfuslu küçücük şirin bir köy. Evlerin çoğu gotik stilinde inşa edilmiş. Köy artık çok turistik olduğu için her yerde lokanta veya butikler var. Asıl Gruyère’liler nerede oturuyorlar bilmiyorum.  Lokanta derken, Gruyères’in en ünlü mekanı « Le Chalet » isimli küçük bir lokantaymış. İnsanlar haftalar öncesinden rezerve ediyorlarmış. Biz biraz daha geç gittiğimiz için şanslıydık ve hemen yer bulabildik. Eğer ki mutlaka orada yemek isterseniz, orada çalışanlara bir saat sonraya rezerve ettirebilirsiniz. Yemeklerden fondüyu seçmenizi tavsiye ederim. Gruyère peynirini « caquelon » adında bir tencerede eritip size ekmek ve turşu ile sunuyorlar. Siz de özel catalınızla ekmeği peynire daldırıp ağzınızı yakmadan yiyorsunuz. Bu arada bu yemeği yerken su içmeniz önerilmiyor, şarap veya çay içebilirmişsiniz. Afiyet olsun.

gruyeres koyuLe Chaletfondu-raclette

Bence hemen gruyères bölgesini gezin, gruyère peynirinden tadın….

Aralık
9
Yazar: kitty tarih:Aralık 9th, 2009    Kategori: deneyin

Bugün biraz eğlenelim diyorum. Açıklamama izin verin birazdan anlaşılacak eğlence konunuz..

 

Benim bir iki sene önce saçlarım tip değiştirme isteği duydu sanırım, kurumaya başladı. Böyle çitiş çitiş garip birşey oldu. Bayağı farklı ürünler denedim ama bir türlü eski haline döndüremedim. Kısacası o zamandan beri şampuan reklamlarında da hep duyduğumuz gibi “cansız, mat saçlarla” dolaşıp duruyorum. Hiç de memnun değilim bu halimden.

Şimdi hikayenin can alıcı kısmına geliyorum. Bana badem yağı önerdiler. Saç diplerine sürülürmüş. Bunu farklı farklı bir sürü kişiden duydum. İyi güzel dedim kendi kendime. Yapılabilecek birşey.

Geçen gün dergi karıştırıyorum. Aaaaaaa o da ne! “Yıpranan saçlarınızın doğal parlaklığını, canlılığını kazanması için basit uygulanabilir yöntemler” gibi bir başlık. Dört şey var karıştırılması gereken, bunlardan biri de badem yağı. Gözüm badem yağını yakaladı ya tamam gerisi önemli değil! Sonrası için şenlik başladı diyebilirim sadece..

Bir heyecan gittim badem yağı aldım. Diğerleri zaten mutfaklarımızda olan şeyler. Evet yanlış okumadınız mutfak yazdım. Bal, yoğurt ve muz! Ben sizin gibi akıllı davranıp “Muzla yoğurt?? Ne alakası var şimdi bunların saçlarla???” demedim. İçinde badem yağı var ya karışım benden geçer notu aldı bir kere!

Dün akşam bir güzel sürdüm ben bu muhallebi gibi olan karışımı kafama. Topuz yapıp boneyi de geçirdim o muhteşem saçlarımın üstüne. Dergide biraz beklemek lazım diye yazıyordu. Başladım beklemeye ama yazdığı kadar değil, şükürler olsun ki! Yani ben bile o kadar duramamışım düşünün artık siz gerisini. Neyse duruladım tabii saçlarımı. İlk seferde ne fark olacaksa, bir heyecan geçtim aynanın karşısına. Geçer geçmez bir de ne göreyim???? Kafamda küçük küçük, sayısı da hatırı sayılır türden muz  parçaları! Saçlarım da ıslak olduğundan hepsi yapışmış kafama. Bir sonraki karede, evin içinde çığlık çığlığa bir ben tabii! Neyse ki tarayınca gitti büyük çoğunluğu… Hepsi diyemiyorum çünkü kafamda hala kalmış olma olasılıkları yüksek!!!!

Düşündükçe hala kafam kaşınıyorrrrrrrrrrrrrrrrrr!!! Ben müstahakım zaten!

“Aman size ders olsun!” diyemeyeceğim çünkü böyle birşey denemeceğiniz konusunda sizlere olan güvenim tam!

Bu “süper zeka maceramı!!!” hangi kategoriye koysam bilemedim. Bir şekilde de sizlerle paylaşmam lazım. Yeni kateori açmak olmazdı bu şapşallığım için; “deneyin”e koyuyorum mecburiyetten yanlış anlaşılmasın.

 

Sırf bu yazı için lütfen ama lütfen kategori adını “bizce hemen uzak durun!!!!” olarak kabul edin…

Kasım
3
Yazar: kitty tarih:Kasım 3rd, 2009    Kategori: deneyin, gezin

 

DSCN1836

Bildiğiniz gibi 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı öncesi yani 28 Ekim arifeydi, bu da biz çalışanların çoğu için demek oluyor ki iş yarım gün. Gaye’yle çok uzun zamandan beri Galata Kulesi taraflarına gitme planımız vardı. Dedik ki neden bu günü değerlendirmeyelim. Biz kararımızı verdik ya hava da feci şekilde bozdu! Sabah bir kalktım ohhhhhhhh hava mis gibi kapalı, yağmur yağıyor, ne hoş!! Ben hiç istifimi bozmadan eşyalarımı hazırladım. Bu konuyu açmam gerekiyor çünkü çok dalga geçildi benimle. Efendim sanki biz ıssız bir yerde maceraya atılıyormuşuz gibi yolluk hazırladım, her birimize bir küçük Amasya elması, bir de mandalina. Hani neme lazım aç kalırız falan mazallah yani!! Gaye’nin annesi Sevim Teyze de gelecekti bizimle bir ihtimal, onun için üç küçük bohça hazırlandı!

Ama Sevim Teyze gelemedi o gün, kaldı mı elimizde fazladan bir bohça! Neyse öğle oldu, normalde bindiğimiz servislerden farklı bir servise binmemiz gerekiyor. Servisi beklerken Karin geldi yanımıza. Onu da kandırdık, üç kişilik ekibimiz tamamlanıverdi! Tevekkeli değil üç bohça hazırlamışım.

Herşey iyi hoş güzel de bekle bekle gelmiyor servis, Cansu’ya yetiştik koştur koştur, sağolsun bizi karşıya geçirdi. Barbaros Bulvarı’na çıktık bir şekilde de, işte o kadar… Çıktık caddeye ve kaldık, gidemiyoruz… Bir adet boş taksi yok!!! Hadi dedik yürüyelim biraz ilerde buluruz, ama yok da yok! Belki yarım saat bekledik. Bu arada yaptığımız salaklıkların haddi hesabı yok. Gaye’nin taksi şoförlerine nereye gideceğimizi anlatabilmek için uzaktan yaptığı el kol hareketleri, benim kendimi kaybedip iki büklüm olurcasına kahkahalarım filan, kimse bizi ciddiye almadı tabii doğal olarak! Daha fazla detay veremeyeceğim geri kalan tüm rezilliklerimiz bizimle sayısını düşünmek bile istemediğim trafik mağdurları arasında sır! Sonunda kan ter içinde, paçalarımız yağmurdan sırılsıklam attık kendimizi Beşiktaş sahile, neyseki oradan taksiyle ilk durağımız Cihangir’e gitmemiz beş dakikamızı aldı. Haa bu arada Beşiktaş’a varma çabalarımız sürerken Gaye bir adet mandalina yedi sinirden. Diyeceğim o ki hafife almayın lütfen benim bohçalarımı!

Cihangir White Mill’de çok lezzetli bir yemek yedik. Size gönül rahatlığıyla Somon Izgarası’nı tavsiye edebilirim. Yağmurlu bir gün olduğundan bahçede oturamadık ama o yeşilliği seyretmek bile güzeldi. Biz yemeklerimizi yiyip şaraplarımızı yudumlaya duralım yağmur da yavaş yavaş terketti oraları. Mekandan keyfimiz yerinde ayrıldık, eee karnımız doydu ya altüst olan sinirlerimiz de kendilerine geliverdi! Sokağa çıkınca meydana varmadan bir dükkan dikkatimizi çekti, daldık içeri. Yanlış hatırlamıyorsam butiğin adı Onbir A. Hem güzel kıyafetler, hem güzel aksesuarlar bir de üstüne üstlük küçük dekorasyon eşyaları var. Oradan kedili bir kolye ucu aldım; biliyorum konsept itibariyle nutkunuz tutulmuş durumda!

Derken ver elini Galata Kulesi.. Bundan sonrası şiir gibi zaten. Belirtmeden edemeyeceğim, kule taa 1348 yılında Cenevizliler tarafından inşa edilmiş, dile kolay… Bayılıyorum oralara, eski oluşlarına, o cezbeden taraflarına. Kuleye çıktığımızda güneş yavaş yavaş batmaya başlamıştı. Manzara deseniz muhteşem! Yanlız yukarıdaki turist sayısı çok, dolaşacak alan da az olduğundan şöyle gönül rahatlığıyla birbirimizin resimlerini çekemediDSCN1852k; işte onlardan ikisi…

DSCN1853

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aşağı indiğimizde hava kararmaya başladı, biz de yavaştan üşümeye…Ama elimizde değil, manzaraya doyamadığımızdan Konak Pastanesi’nin terasına çıkmaya karar verdik.

DSCN1858

Kahvelerimizi, çaylarımızı söyledik, tatlılarımızı sipariş ettik. Şallarımızı da sarınınca bir huzur çöktü üzerimize… Tutturdu manzara manzara diye diyeceksiniz ama tutturulmayacak gibi değil hani! Ne tarafa bakacağımızı şaşırdık! Karşımızda duran Topkapı Sarayı’nı, Sultan Ahmet Camii’ni mi seyretsek yoksa solda kalan Boğaz’ı, Boğaziçi Köprüsü’nü mü? Arka tarafımızda zaten Galata Kulesi… Biz bilemedik doğrusu! Kısacası keyfimize diyecek yoktu. Sarhoş olduk mutluluktan…

 

DSCN1859

 

DSCN1867

 

Oradan çıkışta Karin’le vedalaştık. Gaye’yle koşar adım vapura yetiştik. Dışarıda yer bulabildik neyseki, kıkır kıkır gülmekten zamanın nasıl geçtiğini anlamamışız…

Eve geldiğimde “Ne iyi ettik de gezdik oraları!!” dedim kendi kendime. “İyi ki yağmuru boşverdik, ha bir de trafikle dalga geçtik!”. Eminim kızlar da bana katılacaklardır, bir öğleden sonrası için bile olsa biz doya doya yaşadık İstanbul’u…