Bizce Hemen gezin, okuyun, tıklayın…

Ağustos
20
Yazar: kitty tarih:Ağustos 20th, 2009    Kategori: gezin

Geçen sene mayıs ayı gibiydi sanırım. Oturdum internetin başına. Büyük bir görev aşkıyla arıyorum. Aslına bakarsanız yanlız değilim, Momo’cum da Fransa’da kolları sıvamış durumda. Ortada planlanmış bir İtalya seyahati var. Kalacak bir yer bulmamız lazım!

Kendi cephemde arama çalışmalarım tüm hızıyla sürerken burası çıktı karşıma… Casa Bramasole.. Muhteşem…İtalya’nın Umbria Bölgesi’nde, Trasimeno Gölü üzerinde konumlanmış bir taş yapı..

Bu arada biz o zaman Toscana Bölgesi’ne gitmeyi planlıyoruz, sonra da 3 gün Provence’ı gezeceğiz . Bende hayaller almış başını gidiyor, Toscana’yı görücem, sonra da Momo’cum bizi Provence’ın güzel köylerini gezdirecek diye.. Valla ne yalan söyleyim burayı görünce hayallerim bile yön değiştirip değiştirmeme konusunda tereddüt etmiş olabilirler! Nutkum tutuldu… Eminim ki buradan çok daha güzel yerler de vardır, İtalya’da pek zorlanmazsınız bu konuda diye düşünüyorum ama benim içim ısındı işte bir kere.

Hemen size önemli bir not; sanmayın ki burayı gezip gördüm! Hatta görememiş olmam içimde bir ukde! Sadece tesadüfen karşıma çıkan bu yer hakkında okuduğum bilgileri yazıyorum. Özellikle internetten indirilebilecek fotoğrafları koymuyorum, aşağıda gördüğünüz linkte çok güzelleri var zaten. Bakarsınız birgün oralara gider sonra da kendi çektiğim resimleri paylaşırım sizlerle..

Şimdi size kısa bir özet…

Görünen o ki burayı işletenler aslında bir harabe satın almışlar. Yıkık dökük bir yer. Çatısız matısız… O kadar harabe yani… Restorasyonu, orijinal mimarisine sadık kalınarak 2004 yılında tamamlanmış. Anladığım kadarıyla da tamamlanır tamamlanmaz dergilerdeki yerini almış! Ortaya çıkan havuzlu mavuzlu gayet lüks bir villa çünkü. İç mekanlara gelince, dört misafir odasının her birinin farklı tasarlandığı görülüyor. Mutfak ve banyolarda tasarım ürünlere yer verilmiş.

Haa unutmadan,  http://www.casabramasole.com/ adresini ziyaret ettiğinizde “story” bölümünde yapının hikayesine de bir göz atın derim… Sizi bilmem ama bu tarz yerlerin eğer varsa hikayelerini okumak, dinlemek beni her zaman etkilemiştir. Düşünsenize ne kadar eski bir yapı, kimbilir ne hikayeler yaşandı orada…

Tatil denince çoğumuzun aklına ilk deniz kenarı gelir sanırım. Onun da yeri ayrı tabii, biliyorum. Ama böyle bir yerde birkaç günlük tatil kime iyi gelmez işte onu hiç bilmiyorum!

Ağustos
18
Yazar: momo tarih:Ağustos 18th, 2009    Kategori: izleyin, okuyun

Bundan yaklaşık 5-6 yıl önce, kardeşim taşınırken kitaplarını bana bırakmıştı. Kitaplarını kütüphaneme yerleştirirken, incecik bir kitap ilgimi çekmişti. Yazarını önceden radyoda  duymuştum: Eric Emmanuel Schmidt. “İncecik kitap, hemen de okurum, oh ne güzel” dedim kendime ve  hemen okumaya başladım. Kitabın fransızca ismi “Oscar et la dame rose”; “Oskar ve pembeli kadın” olarak tercüme edilebilir.

Kitap 10 yaşında lösemi hastası olan bir cocuğun hastanedeki yaşadığı son günlerini ve onunla ilgilenmeye çalışan pembeli kadınla olan ilişkisini anlatıyor. Oskar isimli bu çocuk hastalığını ve ölüm konusunu ancak bu kadınla rahat rahat konuşabiliyor ve kafasında saç olmamasından sikayetçi olduğunu söylüyor. Bunun üzerine de “Mamie-Rose” yani “Pembeli Nine”, ona her gün Tanrı’ya bir mektup yazmasını tavsiye ediyor ve yaşayacak çok fazla zamanı olmadığını bildiği için ve  büyükleri daha iyi anlayabilmesi için kendisini her gün 10 yıl yaşlanmış gibi hissetmesini tavsiye ediyor. Bunun üzerine Oscar, bu hasta durumu yüzünden Tanrı’ya pek fazla inanmadığı halde, her gün bir mektup yazmaya başlıyor ve her gün bir on yıl yaşlanmış halini anlatıyor.

10 yaşındaki bir çocuğun tüm bir hayatı nasıl kolay dille anlattığını okuyorsunuz. Küçük olayların hayatınıza ne kadar çok şey kattığının farkına varıyorsunuz. Gerçekten çok güzel bir kitap. Okuması çok zaman almıyor ama size tavsiyem her bölümüne bir hafta zaman ayırın çünkü kitap o kadar ince olmasına rağmen çok fazla ders içeriyor.

Bu kitabın kutuphanenizde her zaman yer değistireceğinden eminim. İnternette biraz araştırma yaptıktan sonra kitabın türkçe adının “Oskar ve Pembeli Meleği” olduğunu buldum ve bu öyküyü Yıldız Kenter’in sahnelediğini kesfettim; bu kadar güzel bir kitabı, o kadar çok sevdiğim bir oyuncunun da tiyatroya uyarlamasına o kadar mutlu oldum ki.. Umarım bir gün oyununu da izleyebilirim..

oskar

Bence hemen okuyun… Bence hemen oyununu izleyin..

Ağustos
18
Yazar: kitty tarih:Ağustos 18th, 2009    Kategori: zaman ayırın

Son zamanlarda sıkça düşündüğüm bir konu mutluluk… Eminim ki insanlar farklı farklı yorumluyordur; kimisi işinde tattığı başarıyla yakalamaya çalışıyordur mutluluğu, kimisi ise özel hayatında bulduğu huzurla… Peki ya ikisi birden olamaz mı sence diye sorarsanız; şimdiye kadar kafamda hep şu baskın düşünce vardı: hayatımız o kadar koşuşturmaca halinde geçiyor ki, hem işinde hem özel hayatında bunu tadabilenler şanslı ender insanlar… Ama artık herşey biraz farklı benim için… Sanırım değiştim…

Şanslı olduklarını inkar edemeyeceğim. O konudaki düşüncelerimi aynen koruyorum. Sadece eskiden düşündüğüm kadar ender rastlanır değiller kanımca. Daha doğrusu, kafamda “ender” kelimesinin bir şekilde “ulaşılamaz”la özdeşleşmiş olduğunu farkettim: “Birşey ender rastlanıyorsa, benim için o ulaşılmazdır”….

Ben hep biraz mesafe bırakmışım mutlulukla aramda… Belki biraz yanlış yerlerde aradığımdan, belki de korktuğumdan. Mutlu olmaktan korkulur mu canım diyebilirsiniz, ama korku büyüdükçe iyi şeyleri de içine çeker bir hal alıyor.

Üniversite sınavlarına hazırlanırken özel matematik dersi aldığım hocam Osman Bey ile ders aralarında sohbet ederdik… Dikkatim dağılmaya mı başladı hemen küçük hikayeler anlatıverirdi. Hoş beş gülerken bir bakardım yeni bir denklem karşımda çözülmeyi bekliyor.. Bu sohbetlerin birinde bana şu soruyu sordu: “İyi bir iş mi yoksa iyi bir eş mi?”. Ben de üniversite sınavlarına hazırlanıyorum ya, motive olmuşum ya “İyi bir iş!” deyiverdim. O kendimden emin halimi görmeniz lazımdı. Bana gülümsedi, “Bence iyi bir eş” dedi. O zamanlar ben bunu, doğru cevabı ikinci şık olan çoktan seçmeli bir soru gibi algıladım, sanki “iyi bir iş” şıkkının üstü çizilmeli gibi…

Şimdi düşünüyorum, acaba hayatta bu kadar net sınırlar var mı diye. Kimbilir belki de bazılarımız için vardır. Herşeyi deneyimlemiş, yaşamış, görmüş gibi bir havaya bürünmek istemiyorum. Böyle birşeyin kıyısından bile geçemem. Ama inandığım birşey var: Hayata  nasıl davranıyorsan hayat da sana öyle davranıyor..

Ayşe Arman’ın 18 Haziran 2008’de Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan bir yazısı var. (http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=9207254&yazarid=12&tarih=2008-06-18) Gaye’cimle bayıldığımız bir yazı bu. Onu sizlerle paylaşmak istiyorum.

 Bu arada sanırım Osman Bey haklı. Bana göre mutluluk tam da burada başlıyor…

 

Düğün

Annem, babam, ablam, eniştem, iki yeğenim ve erkek kardeşim, evet kalabalık bir ekip (!) Adana’dan uçağa biniyorlar.

Biz Alya ile onlara İstanbul havaalanında katılıyoruz.

Sonundaaa buluştuk!

Bir kucaklaşma, bir sarılma…

Güle oynaya Frankfurt uçağına biniyoruz, ver elini Almanya.

Dörtte biri Alman Alya, Oma Meki‘sinin memleketine ilk kez gidiyor.

Kuzen Oliver’ın düğünü var, bizim kız, ailenin Alman kanadıyla tanışacak.

* * *

İnsanın annesinin Alman olmasının getirdiği en büyük avantaj, Allah sizi inandırsın, Alman pasaportu. Kolay geçiş hakkı. Kuyruklara girmeden cırt diye EC kapısından geçiveriyorsun. Patlıcan rengi pasaportunu gösterdin mi, yetiyor, bakmıyorlar bile.

Annen Almansa, 7 sülalen Alman pasaportu alabiliyor, Alya‘nın bile var.

Pasaport kontrolünden geçiyoruz…

Sürekli bir şamata hali…

Alya, kucaktan kucağa dolaşıyor.

Ve seyahatin en kral olayını gerçekleştiriyoruz:

Frankfurt Havaalanı’nda kocaman beyaz bir minübüs kiralıyoruz.

İçine doluşuyoruz.

Budur.

Arabayı (kardeşim) Nevzat kullanıyor, bir de JPS takıyor, babam haritacıdır tabii hiç hoşuna gitmiyor, o istiyor ki haritalara bakarak yolları bulalım, bizim çocukluğumuzdaki gibi.

Annem teknoloji harikası JPS’e kafayı takıyor, e peki nasıl oluyor, bu alet bize gideceğimiz yeri nasıl söylüyor, e işte Mami uyduya bağlı bir şey bu, e nereden biliyor, arabanın ne yöne gittiğini…

Sonunda vazgeçiyoruz anlatmaktan.

Alya bildiği bütün şarkıları söylüyor yol boyu.

Bir de İngilizce 1’den 20’ye kadar sayıyor, ama 14’ü hep unutuyor.

Hatırlatana da kızıyor.

Tamam 14 yok.

Aynı şekilde de ey, bi, ci, di, i, ef, gi şarkısını bağırarak söylüyor.

O esnada kucağımda yatıyor ve ısırmalık ayaklarını cama yapıştırıyor.

Yol boyu her benzin istasyonundan dondurma almak istiyor ve oyuncak…

“Ama anne küçük bir oyuncak… Azıcık… Bir de elma suyu…”Tabii içiyor…

 

Ve çişi geliyor…

Biri, Mc Donald’s görüyor, patates kızartması istiyor, diğeri “Aaa spargel satıyorlarmış (kuş konmaz) hadi duralım!” diyor.

O kadar çok duruyoruz, o kadar çok gülüyoruz ki anlatamam.

Her kafadan bir ses çıkıyor, herkes bir şey anlatıyor, fakat herkes aynı anda konuştuğu için bir uğultudan başka bir şey duyulmuyor, zaten ne anlattığımızın da önemi yok, maile birlikteyiz ya…

* * *

Düğün, şarap bağlarının olduğu minik bir kasabada.

Otelimize varıyoruz.

Küçücük bir otel.

Bir bağ evinden bozma.

Avlulu mavlulu.

Her tarafından koruklar, üzümler sarkıyor.

Zeytinyağı ve şarap şişeleri mekanı güzelleştiriyor.

Ahşap masalar, bembeyaz masa örtüleri, taş heykeller…

Şık ama rahat.

Hepimiz aynı koridora sıralanmış odalarda kalıyoruz..

Karşı odada Ela ve Lárá.

Alya iki de bir onların odasına kaçıyor, oradan da (ablam) Suna’nın ve eniştem Keko‘nun odasına. Sonra Nevzat’ın, Mami ve babamın…

Kahvaltıya gidene kadar her yatakta bir posta keyif yapıyor hanımefendi!

Hayatım boyunca unutmayacağım görüntülerden biridir, düğüne hazırlanırken herkes yüksek sesle birbirinden bir şey istiyor, fönü versene, saç maşası nerede, rimelini kullanabilir miyim, nasıl olmuşum… Herkesin ayaklar çıplak ve odadan odaya deplasman halinde, ya bir şey alıyor ya veriyor… Sürekli bir hareket söz konusu, film karesi gibi…

* * *

Kızım diye söylemiyorum Alya çok şekerdi.

Üzerinde nedime kıyafeti vardı.

Bir tür gelinlik.

Eteğin ucunda tel var, orta çağ kıyafeti gibi kabarık duruyor.

Pek bir asil.

Bu kıyafeti Alya’nın en yakın arkadaşlarından Lila‘nın annesi Demet, Mahmutpaşa‘dan almış, o kadar güzel bir şey ki, yemin ediyorum büyüğünü bulsam ben alırım.

Hepimiz aşağı iniyoruz.

Ben size bir şey söyleyeyim mi, ailenin Türk kanadı müthiş!

Almanlara basar, onlar bizim yanımızda rüküş kaldılar, hemen bir dedikodu çeviriyoruz, hatta çok ayıp ama giydikleri ayakkabılar yüzünden onları zevksizlikle eleştiriyoruz.

En çok da annem Almanların dedikodusunu yapıyor!

* * *

Bu kuzen, daha entel, Berlin’de yaşıyor belgeselci.

Nikahta canlı klasik müzik çalındı ve aryalar söylendi.

Şarkı söyleyenleri görünce Alya dayanamadı katılmak istedi, tabii hemen rezalet çıkmasın diye kucağıma aldım, dışarı götürdüm.

Çocukken birlikte oynadığım herkes kazık kadar olmuş, hepsinin artık çocuğu var, sohbet ediyoruz. Arnavut kaldırımlı minicik bir kasaba, çanlar çalıyor, hava güzel, ailenin bütün çocukları koşturuyor.

Aklım çıkıyor, Alya, kıyafetinin ucuna bastı, basacak, iki seksen yere uzanacak, kafası yarılacak… Bu arada, annem ve dayım küs… Yıllardır… Bitmeyen hesaplaşma. Her ailede olur ya. Anneannemi aramadığı için iki kız kardeş, abileriyle konuşmuyorlar. Dayımın, anneannemi aramamasının sebebi ise, çocukken annesinin, kızlarına iltimas geçtiğini düşünmesi. Anneme göre bunu onun kafasına sokan Brigitte yengem. Böyle saçma sapan bir hikaye. Annem ve teyzem dayıma “94 yaşındaki bir kadını cezalandırmanın ne manası var?” diyor.

Evlenen, onun oğlu.

Kuzen davet etti bizi, dayı değil.

Bir bakıyoruz, annem ve dayım birbirlerine bakarak ağlıyorlar.

Barışıyorlar, aman Allah’ım ne güzel!

Babam sigarayı bırakmıştı tekrar başlamış, bir bankta oturmuş açık havada sigara içiyor, ben aileyi fotoğraf için bir araya getirmeye çalışıyorum, ablam “Bu Almanlarla uğraşamayacağım, zaten değmezmiş! Topuklu ayakkabılarımı çıkarıyorum, düz ayakkabı giyeceğim” diyor, Alya hazine peşinde, “Anne, şu dükkanda tahta oyuncak satıyorlar, azıcık alalım…” diyor.

Ve şarap içmeye başlıyoruz.

Sarhoş olmak harika bir duygu.

Hele ailen etrafındayken…

Ağustos
12
Yazar: kitty tarih:Ağustos 12th, 2009    Kategori: yardım edin

Oluşturduğumuz bu ilk blogumuzda ilk postumu yazarken size bir arkadaşımdan bahsetmek istiyorum.

Onunla üniversitede tanıştık, aynı bölümde okuduk, çok iyi arkadaş olduk, şimdi de ender dostlarımdan biridir. Onun başarılarıyla hep gurur duyduk, hep mutlu olduk… Ama şimdi onun mesleki başarılarından bahsetmeyeceğim. Biraz daha yazarsam bana çok kızacak çünkü, biliyorum 🙂 Canla başla çalıştığı bir proje var, ondan bahsetmek istiyorum…

Efendim kendisi Şişli Belediyesi bünyesinde bulunan Nişantaşı Mıstık Parkı’ndaki Kedi Evleri’ni projelendirip hayata geçirdi ve gönüllü olarak da çalışmalarını sürdürüyor. Onun gibi başka gönüllüler de var, hepsi ellerinden geleni yapıyorlar. Hepsinin yeri ayrı. Şimdi buraya kadar herşey güzel… Ama bu sadece buzulun görünen kısmı…

Buzulun derinliklerinde karşılaştıkları zorluklar var. Tabii ki zorluklar olacak ama karşılaştıkları engelleri duyduğumda “batı ülkelerinde rastlanmayan türden” dedirten şeyler olduğunu anlıyorum maalesef… Herşeye rağmen ben onu, yılmadan usanmadan uğraşırken görüyorum hep. Diğer gönüllülerin de durumlarının farklı olduğunu sanmıyorum. Çünkü yüreklerinde hayvan sevgisi var hepsinin…

Yalnız değinmek istediğim bir konu var; bazı kişiler projenin amacını saptırıp evlerin kaldırılması talebine varan önerilerde bulunuyorlar. Gerekçeleri ise oraya bırakılan yavru kedi sayısının artışı… Son zamanlarda doğuran kedisinin yavrularına bakmak istemeyenlerin gelip yavrucakları parka bırakmaları moda oldu sanki…

Şimdi size soruyorum: bu artışın sebebi o kedi evlerini fırsat bilip zaten bakmaya gönlünü koymamış insanlar mı yoksa dışarıda yaşayan dostlarımıza sığınacak bir yer açan gönüllüler mi?

Bizim adetimizdir; bize dokunmayan şeylere, yanlış olduğunu bilsek de elimizi sürmeyiz. Ben de size diyorum kiiii………….

Haydi elinizi kalbinize koyun, dinleyin bakalım size neler diyor, sonra da yürekli olup işe koyulun… Didem ve diğer gönüllülere yardım edin. Bir kap su koymakla başlayın dilerseniz. Tek bir küçük canın bile o suyu kana kana içtiğini görseniz kendinizi müthiş hissedeceksiniz. İnanın bana bu sevginin sonu yok!

Bilgi almak ya da destek olmak için kedidem79@gmail.com ve info@podo.com.tr adreslerine başvurabilirsiniz…